KAFKASYA’NIN KAPISINDAKİ KENT: TRABZON

Ömer Asan-Gezi

Geçmiş gün -anımsanılmayan bir gün - , sahaflarda dolaşırken kaldırımdaki kitap satıcısında Anabasis adlı kitap ilgimi çekmiş, sayfalarını karıştırıyordum. Bir sayfasında Trapezus'a Varış diye başlık görünce şaşırmıştım. Çünkü yazarı tarih de atmıştı ( M.Ö. 400). Kitabın içeriği, Perslerle yapılan savaştan sonra geri dönmek için Karadeniz'e yönelen on bin kişilik ordunun General Ksenefon yönetimindeki maceralı yolculuğuydu. İyi ki o taraftan dönmüşler, yoksa o döneme ışık tutacak başka bir kaynak elde edemeyecektik. Yazar Ksenefon'un tuttuğu notlar, ne güzel ki günümüze kadar ulaştı.Trabzon_Genel

Ksenefon, on bin kişilik ordusuyla Trabzon'a gelmeden önce geçtikleri her yerde düşmanca karşılandıklarını, bu yüzden o yerlerin yağmalanarak, talan edildiklerini anlatır. Trapezus'a vardıklarındaysa yerli halkın kendilerini dostça karşıladıklarını, sofra kurup yiyecekler sunduklarını yazıyor.

İşte şu büyülü kente doğru  ne zaman yola çıksam Ksenefon'un Trapezus'a Varış öyküsü aklıma gelir. On bin kişilik ordusuyla Trapezus'dan geçen (M.Ö 400) Ksenefon'un anlattıkları hep düşlerimi süslemiştir. Hakkında onlarca kitap, yüzlerce yazı, romanlar ve efsaneler üretilen Trabzon, güncel  bir yazı konusu olduğunda düşlerimi nereye  sığdıracağıma  ve nasıl başlayacağıma bir türlü karar veremiyordum. Kolay değil,  Roma ve İstanbul'dan daha eski bir kenti bugünün gözüyle kaleme alacaksınız. Üstelik tarih, Trabzon'u bir değil bir kaç Trabzon olarak ele alıyor. Bu adı büyük kendi küçük kentte tarihin izlerini bulabilecek miydim acaba? Yola çıktım bile...

Çıkmasına çıktık da, Samsun-Trabzon arası karayolunun taşıtlara cambazlık yaptıracak denli dar ve dönemeçlerden oluştuğunu,  bu nedenle araçların birbirlerine teğet geçtiğini görünce, kemençeli bir trafik polisiyle taşıtlara -hazır bu kadar samimiyken- neden horon oynatılmadığı sorusu akla geliyor. Hiç olmasa yüreğimiz ağzımızda yolculuk etmemiş olurduk.

2000'e üç kala -iki binden öncesini niçin ayırırlar bilmem- efsanevi bir kenti ziyaret etmenin ve tutulacak notların bir bakıma tarihe tanıklık sayılabileceği düşüncesiyle Trabzon'a girerken gözümü dört açmalıyım diye karar vermiştim.

İstanbul'dan karayoluyla geliyorsanız,  kentin uzantısı Uzunkum’dan giriş yapıyorsunuz. Yapılan yüksek ve modern binalarda kentleşmenin bilinen örnekleriyle karşılaşırsınız.  İstediğiniz kadar gözünüzü dört açın,  Ayasofya’ya kadar Eski Trabzon'lara özgü bir şey göremezsiniz.

Ayasofya, bir yamacın üzerinde kurulu, geçmişi arayanlara hoş geldiniz diyebilmek için eski elbiseler içerisinde bekleyen yaşlı bir Trabzon ninesi gibi sizi beklemektedir. Aslında O, eskiden yalnızca denizden geçenlere selam verirmiş; çünkü üzerinden geçtiğiniz sahil yolu dolgudur. Bizans'ın varislerinden olan Komnenoslar (Trabzon Rum Krallığı), İstanbul’dakine benzer ama küçük, kendi Ayasofya'larını kurmuşlar. Kilise, l238-1263 yılları arasında l.Manuel tarafından yaptırılmış, ona ek olarak 1427 yılında ayrı olarak bir çan kulesi inşa ettirilmiş. Komnenoslar, kilisenin güney cephesine kendi sembolleri olan tek başlı kartal ve ay yıldız motifini işlettirerek bir anlamda kimliklerini dinsel inançlarına da yansıtmışlar. Ayrıca Fellmerayer (l800'lü yıllar), kulenin doğusundaki dış duvarlar üzerinde doğuya özgü elbiseler giymiş ve taç takmış üç kişinin freskini görmüştür.

Kente girip otele yerleştikten sonra Trabzon'u az çok bilen bir kişinin yapacağı ilk eylem Ganita'ya inip çay içmek ve Karadeniz/Deli Kız'ı doyasıya seyretmektir. Ayrı bir zevktir Kale'nin dibinde elinde çay bardağı, o lacivert sonsuzluğu seyretmek.

Yine geçmiş gün, Koryanalı Hüseyin Köse'nin, kemençesiyle kendi çalıp söylediği kasetini dinliyordum. Söylediği bir türkü yüreğimde yankılanmıştı:
Trabzon'un ismini
            Acap kim idi yazan
            Öyle bağlandım ona
            Var mı kalbimi bozan

İşte, Trabzonlunun tarihe bakış açısı budur. Kim yazmışsa yazmış, kim gelmişse hoş gelmiş, kim gitmişse yazık olmuş derler.

Türklerin Trabzon’a Gelişleri

Türkler, Trabzon'un fethinden çok önceleri yöreyle ve insanlarıyla tanışmışlar. Bunu Dede Korkut Destanları'ndan anlayabiliyoruz. Bu destanlardan " Kanlı Koca Oğlu Kan Turalı Boyu" ve " Salur Kazan Tutsak Olup Oğlu Uruz'u Çıkardığı Boyu"nda Oğuzların, Trabzon ve Trabzon Tekfuru ile olan ilişkileri konu edilmektedir. Bu olaylar yaklaşık olarak XIV-XV. yüzyıllara tekabül etmektedir. Bu hikayelerde Oğuzlar Müslüman’dırlar, ama eski dinlerinden (Şaman) süregelen geleneklerini korumaktadırlar. Hikayelerinde de görüleceği gibi Müslüman olmayanları 'kafir' diye adlandırmakta, buna rağmen bir 'kafir' olan Trabzon Tekfuru'nun kızı  Selcen Hatun'u alabilmek için Kan Turalı Bey hayatını tehlikeye atmaktan da çekinmez.

SumelaTrabzon'un bu çağlardaki önemi, Trabzon kızlarının güzelliğine, özellikle imparator ailesi prenseslerinin güzelliklerine, bunların bütün Asya'da tanındığına ve iki yüzyıldan uzun bir süre ile Batı- Avrupa roman ve masallarında bunların yer aldığına dair bilgimiz vardır. Yalnız İstanbul'dan ve Türkmen beylerinin yakın başşehirlerinden değil, Hıristiyan Mezopotamya'dan, İran'dan bile prenslerin, Komnenlerin sarayından kız almak üzere geldiği bilinmekteydi. Fallmerayer'in belirttiğine göre, Çerkes, Gürcü, Ermeni ve Türkmen prenslerinin Trabzonlu prenseslerle ve bey kızlarıyla evlenmelerine ait batı romanlarında ve doğu hikayelerinde, Kanturalı hikayesinin benzerleri vardı.

Geçmişten günümüze kalan şu türkü Türklerin Trabzon kızlarına olan ilgisini ne de güzel yansıtıyor:
Sen sari saçun sarı
                        Seni kim tarayacak   
                        Bakalum Urum kızı
                        Kim kimi arayacak

Apollon ve Evgenios

İsa'dan önce ve sonraki üç yüzyıl boyunca Apollon egemenliği hakimdi Trabzon dağlarında. Trabzonlular, onun adına şenlikler düzenlemiş, tapınaklar inşa etmişler. Büyük olasılıkla, bugün de sürmekte olan yayla şenliklerinin bir kısmı Apollon Karnios Bayramı'nın devamıdır. Ağustos'un 20'sine tekabul eden günde Apollon, çayırlara zarar veren yılanı öldürmüş. Bu yüzden Apollon’a, Pontos Rumcası'nda çayırların karşılığı olan karnes/karnios ad olarak verilmiş ve koruyucu tanrı olarak ilan edilmişti. Güneş tanrısı Mitrio olarak da anılan Apollon için Trabzon Boztepe'de tapınak yapılmış ve oraya Mitrion Oros/Mitrio'nun Dağı denilmişti.

İ.S 300'lü yıllarda Hıristiyan misyonerler Trabzon'dadır.İlk işleri Boztepe'deki Apollon tapınağını yıkmaktır. Bu nedenle Trabzonlu Evgenios ve iki arkadaşı Roma valisi Lucius'un emriyle işkence edilerek öldürülür. Hıristiyanlığın kabulünden çok sonra Evgenios'un adına bir kilise yapılır ve kendisine aziz mertebesi verilir. Bu kilise, Fatih Sultan Mehmet'in fetihten sonra ilk cuma namazını kıldığı Yeni Cuma Camisidir. Hıristiyanlığın kabulünden sonra Trabzon, din adamları yetiştiren bir merkez olmuştur. İlk dönemlerde yapılan görkemli manastırlar Ortodoksluğun güçlü izlerini günümüze kadar taşımıştır. Kuştul/Georgios Peristera/Hızır-İlyas, Vazelon, Panaia Sumela/ Meryem Ana, Kızlar Manastırı/Panaia Theoskepastos Manastırları her türlü olumsuzluğa karşın ayakta durmaktadırlar. Bu manastırlardan Vazelon ve Kuştul kaderlerine terk edilmiş durumdadır. Bulundukları mevkiden kadastro geçmediği için Kültür Bakanlığı tapu kaydı yapamamış ve dolayısıyla bir bekçi dahi koyamamış oralara.

Trabzon, 1924 mubadelesinden sonra tamamıyla Müslümanların yaşadığı bir kent olarak tarih içindeki yerini almıştır.

Çevre: Dağlarına, yaylalarına, sularına...

Trabzon ilinin yüzölçümü 4685 km2 dır. İlin topraklarının %30' dağlıktır. %60'ı kıyıdan güneye doğru yükselen alanlardır. %l0'u düzlüktür.

Dağların, yaylaların, derelerin ve denizin bir arada görülebileceği ender kentlerden biridir Trabzon. Bu çeşitlilikten midir, nedir, zengin bir kültüre sahiptir. Ancak dünyanın her yerinde olduğu gibi buranın da sahip olduğu kültür ve doğa tehdit altındadır.

Avrupa kıtasında insan etkinliklerinden oldukça etkilenen üç deniz bulunmaktadır. Bunlar; Kuzey Denizi, Baltık Denizi ve Karadeniz'dir. Karadeniz ortalama 1271 m. derinlikte olup, dünyanın büyük denizleriyle bağlantısı olan en büyük iç denizdir. Toplam yüzey alanı 423 bin km2, hacmi 537 bin km3, dür. Su kütlesinin % 90'ı oksijensiz olup, gezegenimizdeki en büyük oksijensiz su kütlesidir.

Karadeniz'e boşalan çeşitli büyüklüklerdeki akarsuların taşıdığı kimyasal kirleticiler, ekosistem için önemli sorunlar yaratmaktadır. Çeşitli kaynaklara göre Tuna Nehri ile yılda l000 ton krom, 900 ton bakır, 60 ton cıva, 4500 ton kurşun, 6000 ton çinko ve 50000 ton petrol türevi maddeler taşınmaktadır. Sakarya Nehri'nden ise yılda yaklaşık olarak 30 tonZigana krom, 3000 ton kurşun, 300 ton bakır, 30 ton arsenik ve 300 ton kadmiyum Karadeniz'e girmektedir.

Trabzon'un güneyini kuşatan dağlar, kuzeye doğru alçalarak belirli yerlerde düzlükler oluşturur. l750-2200 m yükseklikteki bu platolarda pek çok yayla vardır. Bu yaylaların en önemlileri Of'un güneyindeki Sultan Murad, Sürmene ve Araklı güneyindeki Aşut-Reşadiye, Yomra güneyindeki Kılıçlı, Maçka'nın batısında Hocamezarı, Camiboğazı, Çakırgöl, Akcabat ve Vakfıkebir ilçeleri güneyinde Haçka, Visera, Karaptal, Sisdağı, Derinoba, Sakaltutan yaylalarıdır.    

Yaylalar, Trabzonlu için kutsal yerlerdir. İnsan sevgisinin hakim olduğu bu yörede eskiden, yaylalardaki en küçük sınır anlaşmazlığında kan dökülürdü. Yaylaları için ölümü göze alabilen yöre insanları en güzel şenliklerini de oralarda yaparlar. O gün tüm dargınlıklar unutulur, birbirleriyle kanlı bıçaklı olanlar el ele tutuşarak horon oynar, türküler söylerler.

Yaylaların bir de Ölmez Çiçeği vardır. Yaşar Kemalin, Ölmez Otu diye adlandırdığı bu çiçek Of'ta Yayla Çiçeği, Akçabat'ta Maranda, Maçka'da Manuşak ve Latince'de Helichrycum olarak anılır.

Trabzonlu için dağlar da, ormanlar da sevdalık kokar. Türkülerin baş konularıdır onlar. Hele bir çiçekleri var, az kalsın Ksenefon’un ordularının telef olmasına neden oluyorlardı. Deli Bal'ın ana öğeleridir onlar. Karadeniz havalisinde bol miktarda bulunan Rhododendron/R. Ponticum L. türlerinden edinilen bu bal, taze tereyağıyla karıştırılıp yenilmedikce zehirlenme etkisi gösterir. Bu çiçeklerden birinin  adı da Tsifin/Rhododendron luteum olarak bilinir. Kokusu baş döndürücüdür. İlkbaharda tüm dağları, yamaçları sarıya boyar, eflatun rengi komar çiçeklerinin inadına.

Trabzonluluk kimliği

Bugün, ister kültürel ayrıcalık, ister şovence sahiplenmeyle olsun bir Trabzonlu kimliği vardır. Ama her ne olursa olsun, bu ayrıcalık özünde bir üstünlük duygusu değil, otantik özellikler taşımaktadır. Fizyonomisinde/doğal görünümünde, davranışlarında ve yeteneklerindeki farklılıklarını kolayca hissettirebilen bir kimliğe sahiptir Trabzonlular. 

Dünyanın oksijeni en az deli denizi, güzel ama sarp dağları, sevdalık kokan yaylaları, hiç durmadan yağan yağmurları, çeşit çeşit çiçekleri ve ormanlarının bir arada bulunduğu Trabzon, coğrafyasındaki çeşitliliği insanlarının karakterlerine de yansıtmış, çözülmesi zor bir kimlik üretmiştir.

Kimlik, özünde kültürel birikimler, ayrıntılar taşır. Oluşma süreciniyse tarih belirler. Çokkültürlülük tartışmalarının gündemde olduğu günümüzde, kimileri kültürel kimlikleri ulus bilinciyle eş tutarak kimlik=ulus tezini ortaya atmakta ve taraftar bulmaktadır. Böylece, Kültürel Milliyetçilik ulus bilincinin önemli bir öğesi sayılmaktadır. Oysa insanlık tarihinin bilinebilen dört bin yıllık süresi boyunca yüzlerce, hatta -biraz iddialı olsa da- binlerce ulus/kavim/kabile bu süreçte yerini almış, kimileri ürettikleri dilleri/kültürleri devretmiş, kimileri de günümüze kadar ulaşabilmiştir. Bugün dünyamızda yüzlerce ulus ve altı bine yakın dil/lehçe konuşulmakta ve bir o kadar kültürel çeşitlilikler yaşatılmaktadır. Bu zenginlik tüm insanlığın mirasıdır.

Trabzon da tarihinin bilinen/bilinmeyen sürecinden payına düşeni almış, sahip olduğu kültürel mirası kalıcı bir kimliğe dönüştürmüştür.

Trabzon'da her ne kadar ortak bir kimlik söz konusuysa da örneğin, kent içinde Farozluluk, Arafilboyluluk, Sotkalılık, dışındaysa Ofluluk gibi ilginç kimliklere de rastlamak olasıdır. Özellikle Oflular araştırmacılar için ilginç bir örnektir. Osmanlı döneminde sürekli baş kaldıran Oflular birçok kez askeri müdahalelere de maruz kalmışlardır. Osmanlının son dönemlerinde vergi vermeyi ret eden Ofluları ıslah için on bin kişilik bir orduyla yola çıkan Hacı Ali Paşa, sarp, dik ve bir o kadar karışık Of yollarında ordusuyla birlikte telef olur. Bunun üzerine Oflular arkasından şu tekerlemeyi söylerler:
Haçan Ali Paşa aldi Of'i
            Ne lahana kaldi, ne kofi

Türkiye'de de durum pek farklı değildir. Trabzonlular başta inşaat olmak üzere birçok sektörde başa güreşip, yine birçok vakıf, dernek -köylerine kadar- kurarak örgütlenmişler, hatta İstanbul'un orta yerinde yayla şenlikleri düzenleyerek memleket özlemlerini yaşadıkları yerlere taşımışlardır.

Trabzonluların spor alanındaki ağırlığı artık herkesçe bilinmektedir. İnatçı ve mücadeleci bir kimliğe sahip olan Trabzonlular, bazen fanatizm sınırını aşıyor olsalar da spor alanındaki güçlerini her dalda -özellikle futbolda-  hissettirmektedirler.

Trabzonlular, Türkiye'nin siyasi tarihinde de önemli roller üstlenmişlerdir. Birinci Mecliste talihsiz bir şekilde -Topal Osman tarafından- öldürülen Ali Şükrü Bey olayını saymazsak, devlet yönetiminde her zaman söz sahibi olmuşlardır.

Trabzonlular tarafından unutulmayan bir olay da büyük bir bölümü Trabzonlu olan ve 6 Ocak l9l5'de Sarıkamış'ta, Enver Paşa komutasındaki 9. Kolorduya bağlı askerlerin donarak öldürülmesidir. Kendi kişisel hayalleri uğruna Sarıkamış’ta 80 bin, I.Dünya Savaşı’nda 1 Milyon Türk askerinin ölümüne sebep olan savaş suçlusu Enver Paşa'nın yıllar sonra devlet töreniyle Türkiye'ye getirilmesi, bugün mezarları dahi belli olmayan, toplu olarak çukurlara gömülen şehitlere yapılabilecek en büyük saygısızlıktır

Hey Gidi Trabzon

Dağların, yaylaların, derelerin ve denizin bir arada görülebileceği ender kentlerden biridir Trabzon. Bilinen tarihi M.Ö 700'lü yıllara, yani Miletoslular'a kadar gider. Pontos, Roma-Bizans, Trabzon Rum Krallığı ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerine tanıklıklarıyla tarih içinde yatsınamayacak bir yer edinmiştir. Dört döneme ait izler, yani Dört Trabzon; işimiz çok zor...

Trabzon'a vardığımın ertesi günü kentlilerin ertesi gün kutlanacak olan Hıdırelleze hazırlandığını gördüm. Mayısın altısında, her yıl geleneksel olarak kutlanırmış. Bir çam ağacının dibinde oturmuş, torunlarına sevgiyle bakan Sotkalı Hanife nineye Hıdırellezi sordum. Ona göre: "Hıdırellez için bir gün önceden, ikindiden sonra niyet tutulur -özellikle gül ağacının dibine bırakılır niyetler-, yumurtalar pişirilerek boyanır, ertesi gün hiçbir iş yapılmaz ve neşe içinde boyalı yumurtalar tokuşturulur. Akşam olunca da mahallelerde, köylerde ateşler yakılır, becerebilen üstünden atlar, beceremeyen beceriksizliğine yanarak gününü tüketirmiş." Binlerce yıldır yaşayan böylesi bir geleneğin sürdürülmesine tanık olmanın heyecanıyla yine binlerce kişiyle birlikte Boztepe’deydik. Sunak'ın yerinde yeller esiyordu ama sanki  Mitrio'nun silueti aramızda dolaşıyordu. İz sürmeye devam...

Boztepe'den baktığınızda bütün Trabzon ayaklarınızın altındadır; Liman'ı, Kaleiçi'ni, Yoroz Burnu'nu, Meydan'ı, Değirmendere'yi ve Çömlekçi Mahallesi'ni çıplak gözle görebilirsiniz. Aslında Trabzon'un ilk yerleşim alanları buralarıdır.

Gözünüzü rahatsız edecek olan  görüntülerden biri  Karadeniz Çevrecileri'nin baş belası Değirmendere'deki  Çimento Fabrikası 'dır. Saldığı çimento tozlarıyla sanki tarihin üzerine kirli bir örtü seriyor. Bu konuda Trabzonluların yıllardır verdiği mücadeleden bir sonuç alınamamış, kentin ve insanlarının sağlığı rastlantılara bırakılmış gibi. Bir diğer görüntü de Tanjant -ne demekse- adı altında Trabzon'un mimari dokusunu hiçe sayarak yapılmakta olan uçan köprü ve yol inşaatıdır. Yüzyılların Çömlekçi /Dafnunda mahallesini ortadan kaldırmakta olan bu çalışma yirmi yıllık tartışmalardan sonra, Trabzon Mimarlar Odasının ve Trabzonluların yoğun muhalefetine rağmen, Karayolları, düşük maliyet ve trafiği hafifletme gerekçesiyle tüm önerileri kulak ardı etmiş, yıllardır kentlere karşı işlenen suçlara bir yenisini eklemiş. Ama hiç canınızı sıkmayın, Trabzon bu değil ve görülebilecek bi'dünya güzellikler var.

Önceden edindiğim deneyimlere dayanarak Trabzon'u -kent içini- gezmenin en iyi yolunun yürümek olduğunu söyleyebilirim. Aynı yöntemle Meydan'dayım ve günün programını yapabilmek için çay içiyorum. Bu arada belediyenin hoparlörü günün ilk haberini veriyor:"Of eşrafından, Sağıroğulları sülalesinden, felancanın dedesi, babası, amcası .... hakkın rahmetine kavuşmuştur." Parayı bastıran, Trabzon'un en bilinmeyen köyünün, belki de köylülerinin bile adını anımsayamayacağı birinin ölüm ilanını ve tüm seceresini bütün kente duyurabilir. Bu kara haberden sonra istediğiniz programı yapın, ne işe yarar?

Yürüyerek Taşbaşı'na doğru gidip Çömlekçi'ye indim. Taşbaşı, Trabzon'un en eski esnaf çarşısıdır. Dükkanını genişletmek için dayalı olduğu taşı dinamitleyen ve az kalsın bütün çarşıyı havaya uçuran -adı bizde saklı kalsın- ünlü esnafın bulunduğu bu çarşı, bugün daha çok Rus müşterilerini ağırlamaktadır. Eskiden Çömlekçi'ye gelen köylülerin ilk uğrak yeri burasıydı. Taşbaşı, bu özelliğini kaybetmesine rağmen, Çömlekçi hala köylülerin, ilçe ve köy minibüslerinin durak yeri olma özelliğini korumaktadır. Trabzon'un ünlü Rus Pazarı da buradadır. İlk açıldığı yıllarda daha çok Kafkas ülkelerinde yaşayan insanların beraberlerinde getirdikleri malların pazarlandığı bu yer, bugün işlevini tersine çevirmiş, yerli ürünlerin satışa sunulduğu ama satıcılarının Gürcü, Azeri, Ermeni olduğu bir mekan haline gelmiş. Mekân diyorum; çünkü satıcılar aynı zamanda gecelerini tezgahlarında geçirmektedirler. Benim gibi meraklıysanız pazarı boydan boya bir gezer, hiçbir şey alamadan çıkarsınız.  

Çömlekçi Mahallesi'nde çeşitli insan manzaralarıyla karşılaşabilirsiniz. Bu mahalle limanın tam karşısına düştüğü ve havaalanından gelen yolcuların ilk göreceği çarşı olduğu için yoğun insan trafiğine sahne olmaktadır. Bir bakıyorsunuz aksakallı bir dede ya da keşanına sarılmış, elinde yayıktan yeni çıkmış tereyağını satmaya çalışan yaşlı bir nine, öte Uzungölyanda Beyaz Rus olduğu su götürmez sarışın bir dilber, diğer yanda minibüsünü doldurmak için çığırtkanlık yapan muavinin: "Hayde kakayi, kakayi, binun...Of'a, Surmene'ye" içerikli, biraz da cinsellik kokan bağırışı, otellerin önünde bekleşen ve cinsel fantezilerini süsleyebilecek kadın arayan genç, orta ve yaşlı insanlar, bunun yanında onlarla cilveleşen Kafkas kökenli kadınlar, satışa sunulan mallar dolar üzerinden fiyatlandırıldığından aşağı yukarı her dükkanda Rusça bilen birer yardımcı, hepsi bir arada uluslararası bir pazar görüntüsü vermektedirler.

Yürüyerek yeniden meydana doğru çıkıyorum. Uzunsokak'ta bir tur atayım dedim, ne mümkün; herkes omuz omuza yürüyor, birbirlerine çarpmamak için eller kullanılıyor, kaldırıma sığmayanlar trafiği engelliyor, bir cümbüştür gidiyor. Kitabevleri, sinema, kafeteryalar, modern mağazalar bu caddede bulunduğu ve KTÜ'lü öğrencilerin volta mekânı olduğu için Uzunsokak gündüzleri oldukça kalabalık. Bu arada belirtelim, KTÜ, yaklaşık 25 bin öğrencisiyle Trabzon'un en büyük ticari potansiyelini oluşturmaktadır.

Eskiden beri Doğu Karadeniz'in kültür başkenti olan Trabzon'da, bugün dört günlük gazete yayımlanmaktadır; Karadeniz Olay, Türksesi, Trabzon Belediyesi, Karadeniz. Aylık olarak; Kıyı, Tömer, Trabzon Ticaret, Şöförün Sesi, Zigana, Reaksiyon dergi ve/veya gazeteleri çıkmakta, haftalık olarak da Trabzon Expers gazetesi yayınını sürdürmektedir.

Türkiye'deki ender devlet tiyatrolarından biri de Trabzon'dadır. Her yıl birkaç oyunu düzenli olarak kendi kadrosuyla sergileyen Trabzon Devlet Tiyatrosu kentin kültürel akciğeri gibidir.

Uzunsokak'tan kurtulup Yeni Cuma Mahallesi'ne doğru yöneldim. Amacım, Fatih Sultan Mehmet'in, Trabzon'u fethinden (1461) sonra ilk cuma namazını kıldığı camiyi görmek. Trabzon'un güneyinde, Boztepe'de, Tabakhane deresinin doğusunda bulunan bu cami, Roma döneminde Trabzon'lu Aziz Eugenios'un anısına inşa edilmiş ve Fatih tarafından camiye çevrilmiş. Caminin avlusuna girdiğimde bakındığımı gören müezzin:"Aslında biz bunu yıkıp yeniden yapmak istiyoruz, ama bir çivi bile çakmamıza izin verilmiyor", diye yakındı. Tüylerim diken diken oldu ve içimden, 'bir çivi bile çakılmasına izin vermeyenler' için dua ettim. Yoksa müezzin,  ana kapının yukarısında halen duran haç kabartmasına mı kafayı takmıştı. Olamaz; çünkü Fatih bu camide, bu şekilde namaz kılmıştı. Gerçi içindeki ikonaların üzerleri  beyaza boyanmıştı, ama kilisenin mimari yapısı olduğu gibi korunmuştu.

Trabzon'da İslamlaşma süreci öyle sanıldığı gibi fetihten hemen sonra başlamamıştır. Her ne kadar fetih sonrası Trabzon'a/Kaleiçi'ne Müslüman nüfus yerleştirildiyse de, bu nüfus iki yüzyıl boyunca azınlıkta kalmıştı. Yapılan araştırmalar, Trabzon'da İslamlaşma sürecinin l650 yılından sonra hızlandığı, dışarıdan gelen Müslümanlardan başka, yerli halkın toplu olarak İslamiyet’e geçmeye başladığını göstermektedir. Bu nedenle birçok kilise camiye çevrilmiş, yenileri yapılmış ve Trabzon halkı yine kendine özgü Müslüman din adamları yetiştirmeye başlamıştı. Bu alanda Oflular ünü tüm ülkeye yayılmış din bilginleri çıkarmışlar, yörede İslamiyet’in yerleşmesine öncülük etmişler. O nedenle din alimleri içerisinde Ofluların saygın bir yeri vardır. 

Trabzon'un böyle dolaşırken ve ara sıra tarihe dalışlar yapılarak anlatılabileceğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bir de görünmeyen, daha doğrusu gösterilmesi istenmeyen bir yüzü var Trabzon'un. O da bugünün, yani yaşayan Trabzon'un gizli kalmış/bırakılmış yanıdır.

Geçmişin insanlarını anlatmak bugünün insanlarını anlatmaktan biraz daha kolaydır. Elinizdeki bilgi ve belgeleri, kentlerde ve köylerdeki kalıntıları kendi düşünce sisteminize göre değerlendirir iyi/kötü bir sonuca varırsınız. Oysa yaşayanı anlatmak o kadar kolay değildir. Çünkü yaşayanın geçmişle bağlantısı, ondan devraldığı mirası vardır. Sorun, böylesi bağlantıları ve devralınan mirasları irdelerken ortaya çıkıyor. Gerçi bugün Trabzon'un ve Trabzonluların görünürde böyle bir derdi yok, ama sözünü edeceğimiz çağımızın popüler konusu olan kimlik ve çokkültürlülük kavramları yakın bir gelecekte tartışmaya açılacak gibi görünüyor. İstanbul'da yeni kurulan Trabzon Araştırmaları Merkezi Vakfı (TAMEV), bu tartışmalara bilimsel yaklaşımlar getirme iddiasında.

            Fisai ena anemo                     Bir yeldir o eser
            Thel so koruk panemo             İster ormana gitmek
            Sevdaluk leğuna'to                  Ona sevdalık derler
            Uc'en şurva fanemo                 Değildir çorba içmek

Bugün Trabzon'da iki dil konuşulmaktadır; Türkçe ve Rumca. Konuşulmakta olan yerel Türkçe farklı bir ağızda olup, Oğuz Türkçe'siyle benzer özellikler taşıdığı kimi dil bilimciler tarafından öne sürülmektedir. Yine, konuşulmakta olan Rumca (Of, Çaykara, Sürmene, Maçka ve Tonya'da olmak üzere 51 köyde) da aynı şekilde Eski Elence'nin Pontos diyaleğidir. İki halkın yüzyıllar önce bir arada yaşamaya başlamasıyla doğal olarak her iki yerel dil birbirlerinden sözcük alışverişinde bulunmuş ve birbirlerini etkilemişlerdir. Bugün her iki dilde benzer içerikli türküler söylenmiş, bu benzerlik halk edebiyatına, yer adlarına ve insan davranışlarına da aynen yansımış. Sonuçta, iki farklı dilin varlığı, bu dilleri konuşan insanlarda belirgin bir kültürel farklılık yaratmamış -belki eskiden vardı-, benzer özelliklerde bir insan tipinin ve ortak bir kimliğin oluşmasına engel olmamış. Ama nedense bugüne kadar, Trabzon'da -kent içinde kaç kişinin konuşabildiği bilinmiyor-  yaklaşık 300 bin insanın konuştuğu bu dille ilgili hiçbir akademik çalışma yapılmamış, hiçbir dilbilimci bu konuyla ilgilenmemiş. Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan dil fakültelerinde ölü diller için (Hitit Dili, Sümer Dili, Eski Yunan Dili) bölümler açılmasına rağmen, yaşayan ve Eski Yunanca'nın Pontos Lehçesi olan Trabzon Rumcası es geçilmiş.

Ortak bir tarihe ve kimliğe sahip olan Trabzonluları yakın geçmişte ayrı düşüren neden din farklılığıdır. Osmanlı'nın son dönemlerinde ortaya çıkan milliyetçilik akımlarının etkisiyle yeni bir Pontos Devleti hülyalarına kapılan Karadenizli Rumlar, bu tarihi yanılgılarının bedelini yurtlarından olarak ödemişler. Bugün Rusya ve Kafkasya'nın çeşitli cumhuriyetlerinde dağınık olarak 500 bin, Yunanistan'da l.5 milyona yakın Karadeniz kökenli -önemli oranda Trabzonlu- insan varlığını sürdürmekte ve Karadenizli olma özelliklerini korumaktadırlar. Yunanistan'da birçok dernek ve vakıf kuran bu insanlar federasyonlaşarak bir önceki parlamentoya da otuz kadar üye sokmuşlar ve Yunanistan siyasi yaşamında önemli yerler edinmişler.

Atina'daki önemli meydanlardan birinin adı Sürmene meydanıdır. Karadenizliler, Selanik'teki (Thessaloniki) caddelere Trapezunta, Maçuka, Kerasunta, Samsunta, Rizunta adlarını vermişler. Oflular ise Katerini ilinden toprak satın alarak kendi yerleşim yerlerini kurmuşlar ve adını Nea Trapezunta/Yeni Trabzon koymuşlar. Kültürlerini ve kimliklerini korumada inatçı olan bu insanlar son olimpiyatlarda Yunanistan'a alınan beş madalyadan üçünü kazandırarak spor dünyasına da ağırlıklarını koymuşlar. İşte, Trabzon'un bir uzantısı da bu.

Trabzon bir zanaatkarlar kentidir. Halen devam etmekte olduğunu sandığım kunduracılığı yerinde gözlemlemek üzere Kunduracılar Caddesi'ne uğradım. Nerede? Ara da bulasın. Caddedeki dükkânların hepsi modern mağazalara dönüşmüş ve kunduradan başka her şey satılıyor. Aranıp da bulunamayacak sokaklarda buldum onları. Elinde pense, gözünde kalın camlı gözlüğüyle inatla deri çekiştiren ustalar, sanki gizli/yasak bir iş yapıyorlarmışçasına utangaç bir şekilde mesleklerini icra ediyorlardı. Gözlerim ninelerimizin, dedelerimizin çapulalarını aradı o küçücük,  illegal dükkânlarda.

Gezerek dinlenmek amacıyla Kemeraltı’ndayım. Rengârenk giysiler, eski dükkânlar, hanlar, yaşlı esnaflarıyla sanki yüzyıllar öncesini yaşıyorsunuz. Yerel giysilerden, basma’dan çiçekli fistanlara kadar ne ararsanız var. Bakırcılar Çarşısı'ndaysa sona ermekte olan kalaycılık mesleğinin son temsilcilerini bulabilirsiniz. Bakıradamların o senfonik vuruşlarını dinlerken zanaatkârlığın ne kadar saygın ve estetik bir meslek olduğunu yakından gözlemleyebilirsiniz. 

Bu arada bir baharatçı dükkânı ilgimi çekiyor. Adını bilmediğim, görmediğim birçok bitki tezgâhta satışa sunulmuştu. İlgimi en çok Trabzonluların tiryak diye adlandırdığıpanzehir çekiyor. Çünkü bu ilaç yalnızca buralarda yapılabiliyormuş. Gezintimi bitirince daha geniş bilgi alabilmek için araştırmacı-yazar olan ve Trabzon’da eczane işletmekte olan Necdet Durgun'a uğradım. Verdiği bilgi şok ediciydi: Tiryak'ın Latince adı Antidotum Mitridaticum.

Tarih, Doğu Karadeniz Bölgesi'ni Pontos olarak ele alır. Bunun nedeni de Pontos Krallığı'nın bu bölgede yaklaşık dört yüzyıl hüküm sürmesidir. Pontos'un son kralı Mithritades'i tarihçiler efsane adam olarak anarlar. Pers/İran kökenli olan bu kral, Anadolu'nun egemeni olan Romalılar'a -biz onlara Rum demişiz- unutamayacakları bir ders vermiş, onları Anadolu'dan söküp atmıştı. Tarihteki en büyük sivil katliamın emrini veren kişi olarak da ün yapan Mithritades, Anadolu'da yaşayan ve Latince konuşan 80 bin insanı katlettirmişti.

Mithritades, -düşmanları tarafından- zehirlenmemek için sürekli panzehir almakla ünlüymüş. Kendi icat ettiği ve 70-80 çeşit bitkiden elde edilebilen bu panzehir literatüre onunTrabzon Müzesi adıyla geçmiş; Antidotum Mitridaticum. Mithritades, Romalılarla yaptığı final savaşında yenilmeyi onuruna yediremeyince zehir içerek ölmek ister, ama aldığı panzehirler sayesinde vücudu bağışıklık kazandığı için başarılı olamaz ve kendini askerlerine öldürtür. İşte tarihin izleri ve adı geçen bu panzehir,  bugün Trabzon'da Kemeraltı’ndaki baharatçılarda tiryakadı altında satılmaktadır.

Trabzonlular tek tek ve topluluk olarak ilginç bir kimliğe sahiptirler. İnatçı, mücadeleci ve isyankâr ruhlu olan bu insanlar, yararı ve zararı pek fazla düşünmeden tarihin her döneminde mevcut iktidarlara muhalefet etmişler. Pontos döneminde Anadolu'nun egemeni Roma'ya, daha sonra Trabzon Rum Krallığı olarak Bizans'a, Osmanlı döneminde İstanbul'a, Cumhuriyetin ilk yıllarında I. Meclise ya baş kaldırmış ya da inatla muhalefet etmişler. Çok uzağa gitmeden Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Trabzon'u ve Trabzonluları örnekleyelim.

Kurtuluş savaşına çoluk çocuk katılan ve  her cephede ölümüne savaşan Trabzonlular, iş yeni  cumhuriyetin  kuruluşuna  geldiğinde  yaşanan  iktidar  mücadelesinde dışlandıklarını  hissederek  muhalefetten  yana  tavır  almışlar.  Özellikle, Ankara'da Tan adlı muhalif bir gazeteyi yönetmekte olan muhalefet liderlerinden Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’in, Atatürk’ün muhafız alayı komutanı Topal Osman tarafından öldürülmesi Trabzon’daki muhalefeti kışkırtmış ve hoşnutsuzluklar hat safhaya ulaşmış. Olay üzerine,  Trabzon'da yayınlanmakta olan İstikbal gazetesinde yazılan yazılarda bu durumun sorumlusu olarak Mustafa Kemal gösterilmekteydi. Mustafa Kemal de bu durumdan rahatsız olmuş ve bu rahatsızlığını Kazım Karabekir’e söylediği şu sözlerle ifade etmiş:" Trabzon'da kaynayan bir kazan var, sen bunu vaktiyle söndüremedin, şimdi de yine kaynamaya başladı."

Gelinen sürecin sonunda Kazım Karabekir’le Mustafa Kemalin yolu ayrılır ve l7 Kasım l924 tarihinde Karabekir Paşa başkanlığında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulur. İlk kurucular ve üyeleri Trabzon milletvekilleri olan Muhtar Bey ve Rahmi Beylerdir. (Trabzon Mebusu Mehmet Rahmi Efendi, Sabahattin ve Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun babalarıdır.) Kurulan ilk teşkilatlardan biri Trabzon teşkilatı ve ilk ilçe teşkilatı da Of ilçe teşkilatıdır (l5 Şubat l925). Ancak gelişen muhalefet Ankara'yı ürkütmüş, bu arada çıkan Şeyh Sait isyanını bastırmak için Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarılmış, bu kanuna dayanılarak İstiklal Mahkemeleri kurulmuş ve 3 Haziran l925 tarihinde hükümet, "irticayı tahrik ettiği" gerekçesiyle Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kapatılmasına karar vermiş. İşte son yüzyılın Trabzon'undan bir kesit.

Trabzon'da bugün ve son yirmi üç yıldır en çok konuşulan konu futboldur. Sporla ilgili ilgisiz herkesin en son oynanan karşılaşmayı konuştuğuna tanık olursunuz. Buna bir de alışılmış kazanımların uzun süredir elde edilememesi eklenince hararetli, sinirli ve bazen da kırıcı tartışmalar meydana gelmektedir. Yıllar önce futbolda İstanbul kulüplerinin egemenliğini elinden alan Trabzonlular, bu başarılarının tarih olmasını istemiyorlar. 97-98 futbol sezonuna iyi bir başlangıç yapan Trabzonspor, görünen o ki kentte umutları yeniden yeşertmiş.

Boztepe'nin altında, Maşatlık denen yerde gezinirken çocukların kendi aralarında çeşitli oyunlar oynadığını görünce seyre daldım. Buraya maşatlık denmesinin sebebi eskiden Rum Mezarlığı olmasıdır. Şimdi bu mezarlığın yerinde bir futbol sahası bulunmakta. Ama çocuklar futbolun yanında adını bilmediğim bir çok oyunu karşılaşma yapar gibi oynuyorlardı. Gerçi bazı oyunları çocukluğumdan anımsıyorum. Ziğoyir/Tahtırevalli, Kıdili/Kiremit Oyunu, Şampuli/Saklambaç gibi. Oyunları izlerken aklıma Ksenefon'un Trabzon'la ilgili tuttuğu notlar geldi. Ksenefon (M.Ö 401), ordusuyla birlikte geçtiği Trabzon'da, askerlerin ve Trabzonluların birlikte düzenlediği mini olimpiyattan söz eder. Yarışma yeri olarak denize bakan ve arenası olan bir tepe seçilmiş. Bu yer büyük olasılıkla şimdi çocukların oyun oynadığı Maşatlık mevkisiydi. Yarışma dalları, at yarışı, güreş, boks, atletizm ve pankration. Ksenefon notlarında dayanıklılık koşusuna altmıştan fazla Giritli'nin de katıldığını ekliyor. Bu arada at yarışında, süvariler bayır aşağı denize kadar gitmeye ve oradan dönerek yokuş yukarı ta mihraba kadar atlarını sürmeye mecbur kılınmışlar. Bu nedenle bayır aşağı giderken atların çoğu yuvarlanmış, yukarı çıkarlarken de, tepe çok dik olduğu için, adi yürüyüşle bile gidemiyorlarmış. Yarışmaları kadınların izlemesi, yarışmacıların kazanma hırslarını kamçıladığı ve onları kışkırttığı, tutulan notlarda yer almış.

2400 yıl önce hiç tanımadığı insanlarla birlikte mini olimpiyat düzenleyen ve onlarla yarışan Trabzonluların bugün yeteneklerini yalnızca futbolla sınırlamaları ne kadar doğrudur? Düşünmeye değmez mi?

Kenti ve köyleriyle birlikte özel olarak incelenmesi gereken Trabzon ve Trabzonluları kuş bakışı gözlemlerle ne derece doğru sunabiliriz? Bunu ilerde yapılacak/yapılması gereken araştırmalar sonucunda öğreneceğiz.

Son söz; Trabzonluların bin yılların mirası olan kentlerini, kültürlerini yeterince önemsedikleri söylenemez. Bugüne kadar dört Trabzon tüketen bu anlayış, sonuncuyu kemirmeye başlamış bile. Kimliklerini inatla savunan bu insanlar, nedense kendilerine bu kimliği kazandıran kentlerine ve tarihlerine üvey evlat gözüyle bakmaktadırlar. Oysa Son Trabzon bile hiçbir şeyle karşılaştırılamayacak kadar değerli.

Sözü, çıkamadığımız yaylalarına, Trabzon'un yaşayan Homeros'u Ömer Kayaoğlu'nun şiirini göndererek bağlayalım:
Uçurdum yaylana bir kuş
                        Gagasında yazım kaldı
                        Çimeninde unutulmuş
                        Yalınayak izim kaldı

 

FOTOĞRAF ALANLARI

- kilisenin güney cephesindeki tek başlı kartal ve ay-yıldız sembölü
- kilisenin yanındaki çan kulesi

Trabzon Camileri: Gülbahar Hatun Cami, İskender Paşa Cami, Ahi Evren Dede Cami