“PONTOS KÜLTÜRÜ”NÜN YUNANCA BASKISINDAKİ ÖNSÖZ

Pontos Kültürü adlı çalışmam yayınlandıktan sonra hem Türkiye’den hem de Yunanistan’dan ilginç yankılar buldu. Yapılan yorumların anlam çeşitliliği nedeniyle kendi kitabıma bir ön açıklama ekleme gerekliliği doğdu. Bu gereklilik, kitabımın daha çok siyasal gözlüklerle yorumlanmak istenmesinin ürünüdür.

Yaptığım çalışma dil ve kültür ağırlıklı bir araştırmadır. Böylesi bir çalışmanın önüne de yöresiyle ilgili özet tarihsel bilgiler sunma gereğini duydum. Çalışmamı sonuçlandırdığımda kafamda oluşan soruları beş sayfalık giriş bölümünde okuyucularımla paylaşmayı uygun gördüm. Ancak gördüm ki eleştirmenlerim bu beş sayfada takılıp kalmışlar, belki de kitabımın tamamını okuma gereği bile duymamışlardı. Takılınan konu ne midir?

Uzun süredir çokkültürcülük adı altında tartışılan kimlik sorunu.

Türkiye’de kimlik merkezli soruların öyle kolayca yanıtlanamadığı bir sır değildir. Yanıtlamak bir yana belirgin rahatsızlıklara da yol açabiliyor. Hatta işin içine ulusal kimlik sorunu ya da sorusu girdiğinde rahatsızlıklar çatışma boyutuna ulaşabilmektedir. Üzücüdür ki, bizler bu sorunun her boyutuna yaşayarak tanık olmaktayız.

Sorun, aslında ulusal kimliğin tanımlanmasından kaynaklanıyor. Ancak bu sorun yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Bugün herhangi bir devletin bu sorunu çözdüğünü görebilmiş değilim. Bir takım uzlaşmalarla artık sorun olmaktan çıkarılmış örnekler verilebilse de, konu daha uzun yıllar tartışmaya açık kalacaktır. Çünkü yalnızca ulus sözcüğünün tanımlanması bile tanımlayanlar kadar çeşitlilik arz etmektedir. Örneğin, kimilerine göre ulus/millet, tarihi kökleri olan bir soyun devamıdır ve kendine göre gelenekleri ve kültürü vardır. Bazılarına göreyse aynı dili, aynı dini paylaşan topluluklar ulustur ve onların da tarihsel bağları vardır. Bir görüşe göreyse, aynı coğrafyada, farklı dilleri ve dinleri olsa bile uzun süredir bir arada yaşayanlara da pekala ulus denilebilir. Görüleceği üzere ulus sözcüğünü tanımlayan ana öğe tarihi birlikteliktir. Yani belirli sınırlar içerisinde yaşayan insanlar bir arada yaşayabilmek ve birlikteliklerini/ kendilerini koruyabilmek için bir kimlik seçmektedirler. Ancak bu yetmemekte, tarihçilerine de seçilen kimliğe uygun bir tarih uydurma görevi vermektedirler. Şüphesiz, uydurulan tarih, bir yalanlar silsilesi değil, bilinen tarihin işe yarar kısımlarının bir araya getirilerek resmileştirilmesidir. Burada belki itiraf edilmelidir ki, aslında tüm ulusların böylesi tarihlere ihtiyacı vardır. Ya gelecekte? Unutmayalım ki artık uzayda yeni yerleşim yerleri aramaktayız. Eğer oralarda da sınırlar çizilecekse kolay, ulusal tarihlerimizi yanlarında götürürler -umarım Türkiye ile Yunanistan yine yan yana düşmezler-. Yok, insanlık tarihini taşıyacaklarsa, bilim adamlarımızın bir an önce uluslar üstü bir tarih yazımına başlamaları gerekmektedir. Aslında bugün ihtiyaç duyduğumuz tarih budur.

Bugün geniş coğrafyalarda belirli sınırlar içinde kendi seçtikleri ya da sahip oldukları ulusal kimlikleriyle birlikte yaşayan insanların resmi dilleri, dinleri ve kültürleri vardır. Öyle ya da böyle asgari müştereklerde uzlaşılmıştır. Gelinen yer, bütünlüğün korunabilmesi ve barış içinde bir arada yaşanabilmesi için toplulukların veya o coğrafyadaki halkın vardığı bir siyasi uzlaşma noktasıdır. Tersi durumda, yani herkes kendi dilini, dinini, tarihini ve geleneklerini ulusal bir bilinç olarak dayattığında, o halk veya topluluklar yönetilemez oluyor. Ayrıca tarih her etnik(?) gruba (kendilerine göre dili, kültürü olan) ulus olma, devlet kurma hakkı da vermemiştir. Süreç bir güçler dengesi, siyasi mücadeleler ve uzlaşmalar silsilesi olarak devam etmiştir/etmektedir. Doğal olarak Pontos gerçeği de bu süreçten payına düşeni almıştır. Bu açıdan baktığımızda bugün tarihin bizi getirdiği bu noktayı geriye döndürmek istemenin olanaksızlığı açıktır. Olanaksızdan da öte bir şeydir. Öyle bir noktaya gelmişiz ki, bırakın artık günümüzde sınırlarla oynamayı/değiştirmeyi, sınırlar kaldırılmakta, sınırsız bir yaşamın olanakları zorlanmaktadır. Geçmişle hesaplaşmalarını tamamlayamamış bir takım insanların eskinin bir yerinde takılıp kalmaları, oradan hareketle siyasi varyasyonlar üretip ham hayallere kapılmaları, umutla geleceğe bakmak isteyen insanları artık ilgilendirmiyor/ilgilendirmemelidir.

Yukarıdaki saptamaların ışığında, Yunanistan’da kitabımla ilgili yapılan veya yapılacak olan spekülasyonları şimdiden yanıtlamak istiyorum. Araştırmama başladığımdan bu yana karşılaştığım kişiler tarafından dinsel ve etnik kimliğim merak konusu olmuştur. Zaten araştırmamın başlangıç sebeplerinden biri olan bu merak ve kuşkuculuk, ürettiği sorularla beni Yunanistan’a kadar sürüklemişti. Çalışmamın sonunda görüleceği gibi vardığım yer yine sorulardır ve büyük ölçüde hiçbir zaman yanıtlanamayacaklardır. Ancak, gördüğüm kadarıyla bir takım yorumcular kitabımdan yola çıkarak beni veya benim gibileri Gizli Hıristiyan/lar olarak tanımlamakta tereddüt etmemişler, kimliğimizi derhal tespit edip bizi bu zorlu durumdan kurtarmayı kolay(!) hale getirmişler. Böylesi yorumlar yapanların Türkiye’deki benzerleri gibi kitabın tamamını okuma gereği hissetmedikleri anlaşılıyor. Bırakın kitabı, yalnızca sayın Sarris’in önsözde belirttiği şu cümleleri bile dikkate alma gereği hissetmemişler: “Günümüzde Pontos/Karadeniz halkı iki ayrı ulus olarak iki ayrı ülkede, Türkiye ve Yunanistan’da yaşıyor. Bu böyle olmuştur ve kesinlikle böyle kalacaktır.” Ancak yine de yetmediğini düşünerek bazı eklemeler yapayım.

Üzerinde monoğrafik bir alan çalışması yaptığım Oflular Türkiye’de İslamiyet’in en güçlü savunucuları olarak tanınırlar. Öyle ki, bugün ülkedeki dört camiden birinin hocası Ofludur. İslamiyet’i kabul etmelerinden bu yana dinlerini bir misyoner gibi yaymayı da görev bilmişler ve bu dinin gönüllü elçileri olmuşlardır. Kimlikleriyle ilgili soruların yanıtlarıysa ana başlıklarıyla şöyledir:

Yine ekleyeyim; bugün Yunanistan’daki Karadenizlilerin resmi dilleri Yunanca, Kafkasya’dakilerin Rusça, Amerika’dakilerin İngilizce, Türkiye’dekilerin Türkçe’dir. Bu gerçekleri tahrif etmenin anlamsızlığını ve olanaksızlığını bilmem yeniden ifade etmeye gerek var mı?

Sözlerimi yine sorularımla bağlamak istiyorum.

Pontos deyince Troia kentinin etrafını saran, her an kaleyi fethetmek ve kaybettikleri sevgiliyi geri almak isteyen Agamemnon ve ordusunu düşleyin. Ya da Troia’yı ve aşklarını savunan Priamos’un halkını... Veya her iki ordunun bir aşk uğruna yiğitçe savaşlarını anlatan İliada destanını aklınıza getirin.

Bugün kimde var böylesine bir yürek?

Pontos denilince Argonautların peşine düştükleri Altın Post diyarını düşleyin ve düşlerinizi zenginleştirin. Örneğin, Kafkasya’ya şöyle bir dalın, O dağlarda Homer’in şiirlerini de duyabilirsiniz, beşiğinizi sallayan ninenizin türkülerini de. Orada kara zıpkalı yiğitlerin dağlarla nasıl seviştiklerini de görebilirsiniz. Oradan bir ana alın getirin oğlu savaşta öldürülmüş. Hektor’un anasıyla yan yana oturtun; göreceksiniz, aynı ağıtı yakacaklardır oğullarının ardından.

Her ana bir ozan değil midir?

Eğer bazen yüzünüze ve yüreğinize hafif, tatlı bir rüzgar çarpıyorsa ve mutlu oluyorsanız, anlayın ki o rüzgar Trabzon’dan esmektedir. Yine bazen kulağınıza bir yerlerden türkü sesleri esiyorsa -kırık dökük de olsa- bilin ki onlar bizlerin karşılıklı söylediği türkülerdir. Türkiye ve Yunanistan’dan esen rüzgârlar yorulmadan taşır onları.

Bu rüzgârlara kim karşı durabilir?

ÖMER ASAN