NİKO'NUN KEMENÇESİ

[Bu yazı: Trabzon-Kıyı Dergisi'nde yayımlanmıştır.]
Kitap"heyamola yayınları"nca 2005' yılında yayınlandı.

Daha kapıdan kemençenin sesi duyuluyordu. İçeri girip önceden ayrılmış olan masaya oturduk. Hemen etrafım sarılıverdi. Arkadan sorular:" Nerelisin? Adın ne? Memlekette durum nasıl?" Şaşırdım kaldım; sanki kırk yıldır tanışıyormuşuz da epeydir görüşmüyoruz muhabbeti. Muhabbetin tam ortasında haydi horona. "La, durun, murun", demeye kalmadı, kendi kendime "Vay anam vay, ne oynarmışız be", diyerek kasıla kasıla, ara sıra da mini etekli horonculara (bizde nerde.) caka satarcasına horonu ele alıp götürdüm. Birden kendimi mikrofonun önünde buldum. İlle de türkü söylemeliymişim. Yok, mok filan kar etmedi. Kemençeciye bir kayde mırıldanayım dedim, hani belki bilmez diye. "Tepe.. ", der demez çalmaya başladı. En sevdiğim türküydü:

"Tepeler tepeler
Yüksek tepeler
Orda karlar yağar
Burda seperler
Sandıkta paslandı
Elmas küpeler"

Meğer herkes biliyormuş bu türküyü. Çok duygulandım. Ee.. artık bu kadarı da fazla, bir farkımız olmalıydı.

Ertesi gün beni gezdirecek arkadaşla Selanik'i dolaşmaya çıktık. İlgimi en çok Selanikli Türkler'in terk ettiği mahalle çekmişti. Olduğu gibi korunan bu mahalledeki evler Anadolu'daki evlerin aynısıydı sanki. Tek katlı, bahçeli, damı kiremit kaplı, avlularında rengârenk çiçeklerle ve birbirlerini gözleyen pencereleriyle ninelerimizin evleri. Bir kez daha duygulandım. "Acaba burayı terk etmek zorunda kalanlar yanlarında hangi çalgıyı götürmüşlerdi?" diye sorundum. Ama ben başka şeylerin peşindeyim. Bunların haberi yok henüz.

En son, Karadeniz kökenli Rumların kurduğu bir derneğe uğradık. Etrafımız gençlerle çevrildi. Sordum söylediler; Giresunluyum, Şebinkarahisarlıyım, Orduluyum, Samsunluyum, Bayburtluyum, Gümüşhaneliyim. Daha neler, bu kadar çeşit Karadenizliyi İstanbul'da bir arada bulamazsanız. Oradan, buradan söyleştik derinlere dalıp dalıp. Ama benim aklım başka yerde. Bir türlü lafı oraya getiremiyor, müthiş sıkıntı çekiyordum. Sonunda dayanamadım, derdimi önlerine serdim:

"Bana onu bulun", dedim.
"O kim?"
"Kemençeyi Trabzon'dan gizlice kaçıranı."
"Bu, bu, bu", diye birbirlerini gösterdiler gülüşerek. Bozulmuştum, anlamadılar beni.
"Haydi, biraz daha dolaşalım", dedim ve arkadaşımla birlikte çıktık. Halimde bir tuhaflık sezmiş olacak ki:
"Ne oldu sana?" diye sordu Yani.
"Bana onu bulacaksınız, arkadaş", dedim. "Onu bulmadan hiç bir yere gitmeyeceğim."
"İyi ama daha adını bile bilmiyorsun."
"Olsun, ben onu sesinden tanırım."
"Nasıl?"
"Sen bana şimdiye kadar çıkmış tüm plak ve kasetleri bul, gerisine karışma."

Pontosluların geniş bir plak ve belge arşivinin olduğunu önceden öğrenmiştim. Yunanistan'a turistik bir gezi amacıyla gelmemiştim yani. Beni buralara kadar sürüklenmeme sebep, neredeyse ulusal onurumuz ve bir kimlik sembolümüz olan kemençenin bir Yunan pulu üzerinde resmedilmesiydi. Günlük bir gazetede okuduğum "Yunanlılar kemençemize de sahip çıktı", haberi yıllarca aklımdan çıkmamıştı. Ne ilgisi vardı kemençemizin onlarla? Ne işi vardı o pulun üzerinde üç telli kutsal çalgımızın? İçime düşen kuşkunun esiri olmuştum.

Meğer kazın ayağı başkaymış. Öğrendiğimde tarih başıma yıkıldı; kemençeyi yıllar önce bir arada yaşadığımız Pontoslular kaçırmış Yunanistan'a. Sonra yıllarca anasız, babasız, öksüz bir evlat gibi kucaklarında saklamışlar onu. Ne zamanki sürgünler kendilerini yeni yurtlarında bir yurttaş gibi hissetmeye başlamışlar, o zaman çıkarmışlar ortaya kemençeyi. Çok acıklı hikâyeler dinledim iyi bir insan yüreğinin katlanamayacağı. Üzüldüm, gerildim, olmaz dedim. Buraya kadar tamam, ama beni ilgilendiren asıl şey, yurtlarından zorla uzaklaştırılırken, o kan, barut heyulası içerisinde yanlarına herhangi bir eşya almaları yasaklanmışken, daha da önemlisi can derdine düşmüşlerken kemençeyi koynunda kimin sakladığıydı.

Kemençe için ölümü göze almak. Ne müthiş bir şiirdi, yiğitlikti o. İşte, o adamı veya kadını arıyordum, her kimse...

Bu da yetmezmiş gibi bir de bizim gibi horon oynadıklarına tanık oldum. E buna aklım yatar; çünkü horon sağlam bir yürekle her yere taşınabilir. İstediğiniz kadar yasaklayın, onu o altın kaplı yuvasından çekip çıkaramazsınız. O, oraya öyle bir işlemiştir ki, mümkün değil sökemezsiniz. Ayrıca küçük bir ayrıntıya daha tanık oldum. Bizde horon dik oynanır. Zaten burada da, yani Selanik'teki Pontosluların Türk Horonu diye oynadıkları oyuna da Tik diyorlar. Demek, yiğidin hakkını yiğide veriyorlar. Ben de vereyim; kemençeyi bizden iyi çalıyorlar. Trabzon'dan yüzlerce kilometre uzakta, ayakların yere vururken çıkardığı ses, oynayanı da izleyeni de kendinden geçiriyor. Bir de kemençeci coşkun akan bir derenin akordunu tutturmuşsa ellemeyin, günahtır. Yeltenmedim bile. Hele de sevdalın kolundaysa ekmek de, su da hikaye, yeme de yanında yat. Öyle yaptım desem yanlış anlaşılacak.

Kanımıza işleyen o esrarengiz ritme, o kutsal tınıya aşığım ben. Babaannemin namaz kılarken radyoyu açık bıraktığını ve hoşlandığı bir türkü çıktığında sesi yükseltmek için namazı yarım bıraktığını bilirim. Bunu da bizim insanlarımızın yaratana saygısı olarak değerlendiririm. Yüreğimiz, ritmini dağlardan, derelerden, yaylalardan aldı. İstanbul'da dinlediğimiz bir kemençede O derenin çağıltısını duyarız, O dağ tepeleri sevgilimizin memeleri gibi gözbebeklerimizde canlanır. Yaylalar vurur usumuza ninelerimizin kucağı gibi sıcak ve şefkatli. Biz mi onların bir parçasıyız, onlar mı bizim Allah bilir, ama bir sevdalıktır aldı gidiyor. Selanik'lere kadar sürüklendiğimize göre bir hikmeti var demektir. Sağ olsaydı da babaanneme ha bu gağurların da horon oynadığını, türkü söylediğini anlatsaydım. Yerin kulağı varmış, babaannemin "Sevdalığın yeri, milleti olmaz, uşağum", diyen sesini duyar gibiyim. Titredim. Karşılaştığım her yaşlı Pontoslu kadında babaannemin sesini ararım.

Neyse. Pontoslu arkadaşım Selanik'teki bir yerel radyoya götürdü beni. Sabırsızlık içimi bir kurt gibi kemiriyordu. Radyo yirmi dört saat kemençe, tulum, kaval eşliğinde bizim havaları çalıyormuş. Sahibi de Pontos kökenliymiş. Arkadaşım derdimi radyodakilere anlattı, onlar da ellerindeki tüm arşivi hizmetime sundular. Halime bakıp dalga geçmeyi de ihmal etmediler:
"Haydi bakalım Ofli, bul şu kaçakçıyı."
"Bulacağım", dedim.

Başladım dinlemeye. Herkes merakla beni izliyordu. Bense masaya oturur oturmaz kendimden geçmiş bir halde onu arıyordum. Ara vermeden iki saat plak ve kaset değiştirdik. Bir ara kulağımı dinlendirmemi önerdiler, kabul etmedim. Sanki izini buldum da kaybetmek istemiyordum. Bu arada bizim oralarda söylenen birçok türkünün aynı kaydeyle Rumcasına rastladım. Kim kimden çalmıştı acaba? Şakayla karışık sorduğumda "Birbirimizden", diye yanıtladılar.

Vakit öğlen yemeğine dayanırken ara verme düşüncesine ilgi duymaya başlamıştım. Son kırk beşliği koyup kalkmaya davranıyordum ki , o ne ? Tanıdık bir ses.
"Susun", diye bağırdım:

"Trabizon'dur yolumuz
Para tutmaz elimuz
Güzel kızlar olmasa
Ne olurdi halumuz

Derenin derincesi
Akarsuyun incesi
Ya bak nasıl çalıyor
Niko'nun kemençesi"

"Aman tanrım, bu O", deyip havaya sıçradım. Radyodakiler sus pus olmuşlardı. Bulmuştum O'nu. Sevincimden yerimde duramıyordum. Farkında olmadan bana rehberlik eden arkadaşıma sarılmışım:

* Öykünün kalan kısmını, yazarın kitabını temin ederek okuyabilirsiniz.. Sol sütunda, nasıl temin edebileceğiniz yazıyor...