AB'ye giriş sürecinde, bu birliğe girmekten korkan özgürlük ve demokrasi düşmanlarının, son zamanlarda kopardıkları, 'misyonerlik' ve 'Pontos tehlikesi' yaygaraları ve uydurdukları komplo teorileri kapsamında, altı yıldır piyasada olan Ömer Asan'ın, 'Pontos Kültürü' adlı kitabı ve yazarı da hedef alınmıştır. Bu amaca hizmet için, özel çaba harcanarak ve mutlaka seviyeli bir program yapılacak vaadiyle Ömer Asan ATV'deki Ceviz Kabuğu programına çıkarılmış ve orada, şahsına yöneltilen seviyesiz suçlamaların yanında, ailemize de saldırılmıştır. O saldırılar dolayısı ile hukuki haklarımız elbette saklıdır. Ama ailemize yönelik suçlamalara Karadenizli dostlara saygı için kısaca değinmek istedim.
Bu yazıda Ömer Asan'ın kitabına değinmeyeceğim. Sağlıklı bir ortamda o kendini kitabını savunur. Kaldı ki, koparılan kıyamet dolayısı ile kitap şimdi DGM'de inceleme aşamasındadır. O yüzden de zaten kitap hakkında yazmak için yasal engeller var.
Ne var ki, Ömer Asan kimdir, ailemiz (ben Ömer'in babasıyım) kimdir, kamuoyu, Karadenizliler bilmeli. Cevizoğlu, ilk programda, önsözde yazılı adımı okurken, işine gelmediği için, ismimin önündeki nitelemeyi atladı. Tıpkı Atatürk’le ilgili paragrafın tümünü okumadığı ve sadece bir cümlesini okuyarak Ömer'i, bizi Atatürk düşmanı ilan etmesi gibi. Ömer’in kitabına önsöz yazan Türk dostu, Türkiye'de doğup büyümüş, okumuş, doktorasını İÜ'de yapmış, Zonguldak eski Milletvekili Avni Gürsoy'la CHP'de çalışmış sosyoloji profesörü Neoklis Sarris, benden şöyle bahsetmişti: Demokrasi ve Barış savaşçısı ve 12 Eylül Faciasının mağduru, Sayın Şefik Asan'ın oğlu olduğunu öğrenince gerçekten sevindim. Şefik Asan, benim kardeş gibi sevdiğim eski Zonguldak Milletvekili Avni Gürsoy'un arkadaşı...
Prof. Sarris, nezaket gösterip '12 Eylül faciası' dedi. Gerçekte, 12 Eylül faşizmdir. Bunu benim gibi, bütün Türk aydınları da böyle bilir, böyle yazar. Tarihi gerçek de budur. Tabii, 12 Eylül döneminde zenginliklerine zenginlik katanlar, palazlananlar, mafyalaşanlar, halkın susturulmasından yararlanıp köşeyi dönenler bu gerçeği kabul etmeyebilirler. Ama tarihi onlar değil, gerçek tarihçiler yazar. Neyse, konumuz o değil. Ben 12 Eylül döneminin en büyük davası Barış Derneği Davası'nda yargılanmış yüzlerce Türk aydınından biriyim. İki Barış Derneği Davası açılmıştı. Birincisi, benim de içinde bulunduğum yönetim kurulu üyelerini kapsıyordu. Kimler vardı? Başkan, Büyükelçi Mahmut Dikerdem, Başkan yardımcısı ve aynı zamanda İstanbul Barosu Başkanı ve Avrupa Barolar Birliği Başkan Yardımcısı Orhan Apaydın, Türk Tabipler Merkez Birliği Başkanı Dr. Erdal Atabek, Türk Köy Kooperatifleri Birliği Başkanı Adana Milletvekili Nedim Tarhan, İstanbul Eski Belediye Başkanı'nın eşi, eğitimci Reha İsvan, Prof. Metin Özek, Prof. Melih Tümer, Prof Gençay Şaylan, Prof. Haluk Tosun, Gazeteci Ali Sirmen, Niyasi Dalyancı, Hüseyin Baş, şair Ataol Behramoğlu, Rejisor Ali Taygun, Ressam Orhan Taylan, Milletvekilleri Kemal Anadol, Mustafa Gazalcı, İsmail Hakkı Öztorun, Nurettin Yılmaz...
İkinci Barış Derneği Davası'nda yargılananlar: Aziz Nesin, Rutkay Aziz, Genco Erkal,Julide Gülizar, Erkan Oyal, Asım Bezirci, Tarık Akan, Vedat Türkali, Ertuğrul Günay Turgut Kazan Halit Çelenk, Metin Tüzün, Yılmaz Onay ve adları bu sayfalara sığmayacak kadar çok yüzlerce sanatçı, bilim adamı, yazar, sendikacı, eğitimci...
Barış Derneği, dünyadaki benzer kuruluşlar gibi Türk entelektüellerinden oluşan ve dünya barışını savunan, yasal, saygın bur kuruluştu. 12 Eylül 1980'e kadar pek çok uluslararası etkinlik düzenleyerek, o zamanlar büyük tehlike olan nükleer silahlanmaya karşı mücadele vermişti. Bütün çalışmaları yasal olduğu ve devletin izniyle yapıldığı halde, 12 Eylül yönetimi, sırf aydınları sindirmek için dava açmış ve yıllarca yargılandık. Bizim Sıkıyönetim Mahkemeleri önünde yaptığımız savunmalar o zamanlar özet olarak Cumhuriyet Gazetesinde yayımlandı. Yılmadan, onurla direnmiştik. Ve ancak sekiz yıl sonra beraat edebildik.
Barış Davası Türk aydınlarının bir onur belgesidir. Ama benim demokrasi, özgürlük mücadelem daha eskiye, 1960 başlarına dayanır. Öğretmen kuruluşları içinde, Halkevleri adlı Atatürk'ün kurduğu kültür kurumunda. Bu ülkenin demokratikleşmesi, özgür, uygar, Atatürk'ün tanımladığı medeni ülke olması için sürdürülmüş kırk yılı aşkın bir onurlu mücadele. Şu sırada, hem Beyoğlu'nda kurulu Atatürk Vakfı Eğitim Kurulu Başkanıyım, hem de Nazım Hikmet Vakfı'nın üyesi. Türkiye, en uygar, en mutlu ülke düzeyine gelinceye dek mücadelemiz sürecek. Elbetteki, böylesi mücadelelerin bedeli vardır. Biz bu bedelleri zaman zaman ödedik, ödemeye de devam edeceğiz.
Halki Cevizoğlu, Ömer Asan'ın, aynı zamanda Türk-Yunan Dostluk Derneği'nce, her iki ülkenin yazarlarına, aydınlarına verilen Abdi İpekçi Ödülü sahibi olduğunu öğrenince, "buna layık değilsin" gibi bir söz etti o akşam. Hulkı Cevizoğlu kimdir? Kişilerle uğraşmadığımız için, bunun üstünde durmayacağım. Ama en azından, salt gazetecidir diye Abdi İpekçi'nin adını ağzına alamayacağını söyleyebilirim. Abdi İpekçi'nin kemikleri sızlar. Çünkü Cevizoğlu, rahmetli İpekçi’nin ve bizim bulunduğumuz tarafta değil. Yani, bu ülkenin demokratikleşmesi, uygarlaşması, sömürüden, son zamanların yaygın tabiriyle hortumculardan kurtulması için verilen kırk yıllık mücadelenin içinde hiçbir zaman olmadı. O karşı tarafta yer alıyor. Abdi İpekçi ödülünü veren seçkin bir juri var. Cevizoğlu'nun oralarda esamesi bile okunmaz. Demokrat görünmeye çalışmak ayrı şeydir, demokrat olmak ve bunun gereğini yerine getirmek ayrı şey. Biz çook sahte demokratlar gördük. Herkes yaptığı işle tanınır. İçi boşaltılarak devlete teslim edilen bankaların parasıyla televizyon kuranların televizyonlarında 'hortumcular' için program yapabilir mi bazıları? Yapamaz. Ya ne yapabilir? Bol reyting toplasın diye, ülkenin gündeminde olmayan konuları ekrana taşımak, AB'ye girmek istemeyenlere hizmet etmek... Herkes istediği programı yapabilir. Ama televizyon kanalları yargı organı yerine kullanamaz. Savcı yerine sorgu yapamaz. Onu bu ülkenin savcıları, yargıçları yapar. Hele hele eline bir televizyon ekranı geçirdi diye, hiç kimse insanların, ailelerin onuru ile oynayamaz. Ayrıca bazılarının kulağına küpe olmalı: Her kuşun eti yenmez. Bize yapılan hakaretin asla altında kalacak değiliz. Sabır ve zaman bizim ilacımızdır. İlave etmek isterim. Biz köyümüzün en saygın ailesiyiz. Dedem (annemin babası) Mehmet Ali Efendi, Atatürk’ün muhtarıyım derdi. Atatürk'ün açtığı halk mekteplerinde yeni yazıyı ilk öğrenen kişiydi. Ben, öğretmenliğimin ilk beş yılını köyde yaptım. O zamanlar Of'ta sadece iki köye araba yolu gidiyordu. Öğretmenken öncülük yaparak köyüme yol getirdim. Aynı dönemde, okula gönderilmeyen 200 kız öğrenciyi yasaları zorlayarak okula aldım. Köyün okul bahçesine ilk Atatürk heykelini diken insanım. O zaman okula aldığım kızlar şimdi elli yaşlarındadır ve gördüklerinde eğilip elimi öpmeye kalkarlar. Ömer, köyde en çok sevilen insandır. Biz sol eğilimli, köylümüzün çoğunluğu sağcı, ama bizi hep bağırlarına basmışlardır. Bu bugün de böyledir.
Trabzon'a gelelim. 1972'de ele aldığım ve başkanlığını yaptığım Trabzon Halkevi eliyle, orada yarattığımız büyük kültür hareketini bizim kuşaklar hala hayranlıkla anar. Bir gün Trabzon'un kültürel tarihi yazıldığında o destansı faaliyetler mutlaka ele alınacaktır. Bu çalışmalara, İstanbul'daki Doğu Karadenizliler Derneği Kurucu Başkanı, büyük folklor ustası, hoca Cavit Şentürk tanıktır. Çünkü onun katkısı büyük olmuştur. Öte yandan, sekiz yıl önce de, İstanbul'da kurulu Karadeniz Vakfı'nın Genel sekreteri idim. Bir süre VİYA Dergisinin editörlüğünü yaptım. Karadeniz Vakfı 16 bölge ilini kapsayan binlerce üyeye sahiptir. Yani biz, bir yandan ülkenin aydınlık geleceği için mücadele ederken, aynı zamanda köyümüzle, köylümüzle, Trabzonumuzla, Karadenizle iç içe kucak kucağayız. Rumca konuşanlarımız da Türk'tür, konuşmayanlarımız da. Yunanlılar'la da dost olmaktan yanayız. Olaki orada 'Pontus' hayalleri kuranlar da var. Gülelim geçelim. Karadeniz halkı böyle deli saçması fikirlerden korkmayacak kadar uyanık ve yiğittir. Hadi oradan, der geçeriz.
Sevgili Karadenizli Dostlar,
Kendimden, ailemden söz ettiğim için özür dilerim. Buna mecbur bırakıldım. Herkes istediğini söyleyip yazabilir. Karşı düşüncelere de saygı duyarız. Ama onurumuzu asla çiğnetmeyiz. Çünkü tek sermayemiz odur.
[karalahana.com’da yayımlanmıştır.]