DGM SAVUNMASI
İSTANBUL 6 NOLU DEVLET GÜVENLİK MAHKEMESİ
SAYIN BAŞKANLIĞINA
DOSYA NO : 2002/83 E.

 

S A V U N M A

 

 

Sayın Başkan, Sayın Yargıçlar,

Altı yıl önce yazdığım bir kitap için, 2002 yılı içinde bu ikinci yargılanmamdır. Birincisi, son yıllarda, artık yargı görevini de üstlenen bazı medya kuruluşlarından birinin reyting amaçlı programında gerçekleşti.

Aslında bir yerel dil ve folklor araştırması olan söz konusu kitap için burada, huzurunuzda bulunmaktan üzgünüm. Ama hiç değilse, burada söz hakkım olduğu için, kendimi ve kitabımı savunabileceğim için de memnunum. İlk yargılandığım yer olan ATV’deki Ceviz Kabuğu programında bu hakkım da yoktu. Bu dava da zaten o programın tahriki sonucu açıldı, ki ondan söz etmek zorundayım. Yoksa Pontos Kültürü adlı kitabım 1996’dan beri piyasadadır ve 2000 yılında ikinci baskısını da yaptı; ne memleketi böldü, ne de herhangi bir ‘faaliyete’ sebep oldu. Radikal Gazetesi 29 Ocak 2002 tarihli sayısında (Ek:1) 6 sütun üzerinden ‘GECİKMELİ BÖLÜCÜLÜK- ALTI YIL RÖTARLI YASAKLAMA’ manşetiyle kitabımın toplatılmasını haber yaparken, aslında anılan TV programının etkisine işaret etmek istemiştir.

Sayın Başkan, Sayın Yargıçlar,

İfade ettiğim gibi kitabım altı yıldır kitapçı raflarındadır ve iki baskı yapmıştır. Hiç kimse tarafından da suçlanmamıştır. Ancak 5 Ocak 2002 akşamı ATV’deki Ceviz Kabuğu programında, Türkiye’deki ‘misyonerlik’ çalışmaları tartışılırken Zekeriya Beyaz adında bir ilahiyatçı, bu misyonerlik faaliyetleri yüzünden özellikle Anadolu’da dinin elden gitmekte olduğunu iddia ederken, benim kitabımı ekranın karşısında tutarak, “Bu Pontos Kültürü adlı kitapla da Hıristiyanlık propagandası yapılmaktadır” ifadesini kullandı. Ben programı izlemiyordum. Bir arkadaşımın haber vermesi üzerine, telefonla programa bağlanmaya çalıştım, kendilerine ulaştığım halde bana söz hakkı vermediler. Ertesi günü ATV’den programın kasetini istedim, vermediler. Para ödeyerek Ajans Press’ten kaseti temin ettim ve anılan TV programının yapımcısından cevap hakkı istedim. Bana, hafta sonunda, yani 12 Ocak 2002 akşamı yapılacak ‘Pontos Tehlikesi’ programına telefonla katılabileceğimi söylediler. O programa yetkili uzmanların katılacağını bildirdiler.

12 Ocak gecesi yapılan programa katılanları gördüğümde, telefonla dahi katılıp katılmamakta tereddüt ettim. Çünkü böyle bir sorunu, yani ‘Karadeniz’de Pontos Tehlikesini’ tartışmaya gelenler, böylesi ciddi bir konunun adamları değildi. Gene, malum kişi, Zekeriya Beyaz, Trabzon’a bağlı Sürmene İlçesi’nin adını taşıyan bir derneğin  başkanı Adnan Keleş ve kemençeci Yusuf Kemal Keskin. Bunların, böylesi ciddi bir konuyu tartışmada yetersiz kalacaklarını, program yapımcısı da anlamış olmalı ki, daha başta şu açıklamayı yaptı: Bu programa daha yetkili kişileri, akademisyenleri davet ettik. Ama bazı hocalar bize telefon ederek, olmayan bir konuyu tartışmaya açarak yeni bir gündem maddesi yaratmak yanlıştır diyerek gelmek istemediler. Belki de haklılar, ama biz Suudi Arabistan’da yıkılan kale örneğinde olduğu gibi, kale yıkılmadan tedbir almak gerektiğine inandığımız için bu programı yapıyoruz” dedi.

Yani, Ceviz Kabuğu programının yapımcısı, daha başta, böyle bir tehlikenin olmadığını ilan etmiş oluyordu. Ama yine de oraya çağırdığı yetkisiz, bilgisiz kişilerle programı yapmaya kararlıydı. Ve tabii, ipe sapa gelmez söylemlerle kavgalı, gürültülü bir program yapıldı. Telefonla bağlandığımda, önceki hafta Zekeriya Beyaz tarafından yapılan suçlamaya cevap verdim ve kitabımın hiçbir satırında Hıristiyanlıktan söz edilmediğini söyledim. Ve kendisine kitabımı okuyup okumadığını sordum, “okumaya gerek yok her şey ortada” yanıtını aldım. Bu öylesine bir programdı işte, bir ilahiyat profesörü kapağını dahi açmadığı bir kitabı suçlayabiliyordu. Daha sonra Sürmeneliler Derneği Başkanı, bu kitabı bana Yunanlıların yazdırabileceği imasında bulununca ona da aynı soruyu sordum, siz kitabı okudunuz mu, dedim. Hayır okumadım dedi. Okumamış ama, kitabın tehlikeli bir şey olduğunu söyleyebiliyordu. Anılan program, katılanların karşılıklı bağrışmaları, kavgaları ve birbirlerini ağır suçlamalarıyla yürüyen ve bu tip kavgalara meraklı izleyicilerce izlenen reyting amaçlı bir program. Burada da böyle oldu ve ben telefonla meramımı anlatamadım. Esasen o düzeysizlik içinde derdimi anlatmam da mümkün değildi.

Ardından, ikinci hafta devam edeceklerini söyleyerek benim de katılmamı istediler. Ben kendilerine düzeyli bir program olacaksa, konuyu bilen akademik düzeyde kişiler bulunacaksa katılabileceğimi söyledim. Geçen programın düzeysizliğini itiraf edercesine, “Hayır, bu kez daha düzeyli bir program olacak” dediler. Ne var ki, son dakikaya kadar kimlerin katılacağını bana bildirmediler. 19 Ocak günü, programın yapılacağı Ankara’ya gittim. Programdan yarım saat önce ATV stüdyosuna gittiğimde konuyla hiçbir ilgisi olmayan MHP Ordu Milletvekili Cemal Enginyurt, tarih uzmanı diye Kadıköy’de halı tüccarı Mehmet Bilgin ve Oflu bazı işadamlarınca kurulan bir derneğin başkanı Sait Yılmaz programa konuşmacı olarak katılmak üzere oradaydılar. Ne var ki, ben kendimi onların arasında buluverdim. Bir oldubittiyle programa katılmak zorunda kaldım.

Sayın Yargıçlar,

19 Ocak 2002 gecesi ATV’deki Ceviz Kabuğu programı benim için tertiplenmiş, beni mahkûm etmeyi amaçlayan, resmen bir linç arenasıydı. Programın ardından basında çıkan yazılardan, farklı görüşte iki yazarınkini nakledersem anlatmak istediğimi daha iyi ifade etmiş olurum. 9 Şubat 2002 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde Deniz Kavukçuoğlu, o programdan söz ederken: Kitabın “atılması”, “yakılması”, “toplatılması” istenmiştir. Bu bir ölçüde başarıya ulaşmış bir “linç girişimi”dir, diyordu. (Ek: 2) Yeni Şafak’ta Ertuğrul Yavuz da, 22 Ocak 2002 tarihli yazısına şöyle başlıyordu: “Canlı yayında ‘Pontos Kültürü’ diye kitap yazmış bir araştırmacı, kendisini “Türkbilirkişisi” sanan bir milletvekili, bir uzman tarihçi ve kriminal  sorularıyla muhatabını serseme çeviren, sunucu-televizyoncu Pontos meselesini tartışıyorlar.” (Ek: 3).

Evet orada olan resmen buydu. En başta, önceki hafta telefonla katıldığım programda anlatamadığım meramımı ifade etmek için bir açıklama yapmak istedim. Daha bu açıklamayı bitiremeden saldırıya geçtiler. Sen bu kitabı niye yazdın? Bu kitabı yazarak Pontos emellerine hizmet edebileceğini düşünmedin mi? Neyle geçiniyorsun, kitabı sana Yunanlılar mı yazdırdı? Bu kitabı yazdığın için pişman olduğunu söyle, Annen Rum mudur? Baban Marksist midir? Yunanistan’a gittiğini yazıyorsun, ne yapmaya gittin?... Gerek stüdyoda bulunanlar, gerekse daha önce ayarlanmış telefonla katılanlar, benzer çirkin sorularla ve suçlamalarla saatlerce saldırdılar. Saldırıya geçen her bir şahsa, kitabımı okuyup okumadıklarını soruyordum. Hayır okumamışlardı. Programın sunucusu, Gazeteci Ertuğrul Yavuz’un deyimi ile, beni “kriminal sorgu sistemiyle serseme çevirdiğini” gördüğü an, kitabımın önsözündeki Atatürk’le ilgili bir cümleyi dayattı. Bir cümleyi diyorum, çünkü o bir cümle değil, anlam bütünlüğü olan bir paragraftır. Nitekim Sayın Savcı doğrusunu yaparak paragrafı olduğu gibi iddianameye aldı. Program sunucusu Bay Hulki Cevizoğlu’nun sorduğu ve paragrafın başında bulunan cümleyi kapsayan sorusu şöyleydi: Kitabınıza önsöz yazan Yunanlı Profesör Neoklis Sarris, “Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a ayak basmasının resmi sebebi, bir hafta önce İzmir’e çıkan Yunan askerinin çıkışının resmi sebebinin aynısıdır” diyor, böyle şey olur mu, böyle bir ifadeyi yazan birine niye önsöz yazdırdın? Ve o andan itibaren saldırılar bu soru üzerine yoğunlaştı. Evet, gazeteci olsun olmasın, izleyen herkesin de görebildiği gibi, yağdırılan hakaretler ve tutulduğum çapraz ateş altında öylesine “serseme” çevrilmişim ki, önümde duran kitabımı açıp paragrafın tamamını okumaya ve oradaki ifadenin, önsöz yazarı tarafından Doğan Avcıoğlu’nun Milli Kurtuluş Tarihi adlı kitabıyla, Falih Rıfkı Atay’ın, Çankaya-Atatürk Devri Hatıraları adlı kitabından kaynaklanarak yazıldığını söylemeye bile fırsat bulamadım. Oysa gerçek budur.

Efendim, böylesi programlara katılmak herkesin harcı değil. Kavgacı, sinir yapısı güçlü, dinlemeden konuşma ve bağırma yeteneği olan tiplerdir böylesi programların katılımcıları. Benim maalesef öyle yeteneklerim yoktur. En büyük hatam, o düzeydeki insanlarla bu programa katılmaktı. Peki, önsözde yazılı, suçlanan paragrafın anlamı nedir ve ben bir Yunanlı profesöre neden önsöz yazdırdım? Kitabımı okuyan ve az çok tarih bilincine sahip olan herkes suçlama konusu yapılan paragrafta yazılanların, aslında tarihi bir gerçek olduğunu anlayabilir. Nitekim söz konusu programdan sonra daha kitabımı okumadan, iki gün üst üste aleyhimde yazı yazan Posta Gazetesi’nden İdris Akyüz, üçüncü gün, 24 Ocak 2002 tarihinde, yani kitabı kendisine ulaştırdıktan sonra şunları yazıyordu: “... Sonuç olarak itiraf edeyim ki, bu tartışmada ben de gaza getirildim. Farkında olmadan, belli bir zihniyete prim verdiğim için de kendime kızıyorum. Ömer Asan’ın, ‘Pontos Kültürü’ adlı kitabındaki önsözün nihayet gerçeğini buldum. Yunanlı Profesör Neoklis Sarris’in yazdığı önsözdeki, Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışıyla ilgili ifadesi, Milli Kurtuluş Tarihi’nin yazarı Doğan Avcıoğlu’dan alıntıdır. İşte esas üzerinde durulması gereken de buydu ve buradaki resmi sözcüğüydü.” (ek 4)

Doğan Avcıoğlu’nun kitabını ve kaynak gösterilen 1189. sayfasının fotokopisini mahkemenize sunuyorum. Orada şöyle deniyor: “Osman Ağa, Karadeniz kıyılarında Rum çetelerini, kurduğu kuvvetle temizlemeye çalışırken, Ordu Müfettişi Mustafa Kemal, Rumları bu Türk çetelerinden korumak ve bu çeteleri yok etmek göreviyle Samsun’a çıkartılır”

Atatürk’ün Samsun’a çıkışının resmi sebebi konusunda önsöz yazarı Neoklis Sarris de bundan farklı bir şey söylemiyor. Bırakalım Yunanlı yazarı, bu tarihi tespit, aynen bizim liselerde okutulan resmi tarih kitaplarında da böyle geçer. (Ek:5)

Bunlar bir yana, bizzat Atatürk, Samsun’a çıkışının ‘resmi nedeni’ni Falih Rıfkı Atay’a şöyle anlatır: Beni İstanbul’dan çıkarmakla ağır bir yükten kurtulacaklarını zannedenler, makul bir sebep aramakla meşgul idiler. Nihayet bu sebep, işgal kuvvetleri zabitlerinin raporları ile dolu bir dosya halinde ellerine geldi. Bir gün Harbiye Naziri rahmetli Şakir Paşa beni makamına davet etti. Bürosunun karşısına oturdum. Bir tek kelime söylemeksizin bana dosyayı uzattı. “Bunu okur musunuz?” dedi. Dosyayı baştan nihayetine kadar gözden geçirdim. Hulasa şu idi:  Samsun ve havalisindeki birçok Rum köyleri Türkler tarafından her gün tecavüze uğramaktadır. Osmanlı Hükümeti bu vahşi tecavüzlerin önüne geçememektedir. Bu havalinin emniyet ve huzurunu temin etmek insaniyet namına borcumuzdur.’ Raporlar İstanbul Hükümeti’ne verilirken, bir de protesto ilave edilmişti: ‘Bu tecavüzleri men etmek lazımdır. Eğer siz aciz iseniz, vazifeyi biz üstümüze alacağız.’  Dosyayı okuduktan sonra Harbiye Naziri’nin yüzüne baktım: “Emriniz paşam” dedim.” Atatürk’ün bu sözleri Falih Rıfkı Atay’ın, Atatürk’ün Bana Anlattıkları, adlı eserinin 109 ve 110. sayfalarında yazılıdır. (Ek:6)

Atatürk Büyük Nutuk’un 13. sayfasında da bu konuya değiniyor. Orada diyor ki: “Derhal ifade edeyim ki, bana bu yetkiyi onlar bilerek ve anlayarak vermediler. Ne pahasına olursa olsun, benim İstanbul’dan uzaklaşmamı arzu edenlerin buldukları sebep, ‘Samsun ve dolaylarındaki asayişsizliği  yerinde görüp tedbir almak için Samsun’a kadar gitmek’ idi.” (Ek:7)

İşte, Atatürk’ün Samsun’a çıkışının resmi sebebi tarihi belgelerde böyledir. Peki, Yunanlılar’ın İzmir’e çıkışıyla ilgili bir resmi sebep var mıydı? Onu da Osman Ulagay’ın, ‘Amerikan Basınında Türk Kurtuluş Savaşı’ adlı kitabının 47. sayfasından alalım. Orada diyor ki: “18 Mayıs 1919 tarihli New York Times gazetesinde şu haber yer alıyordu: “İzmir’in bütün stratejik noktaları ve limanları geceye doğru İtilaf Kuvvetleri’nin eline geçmiştir. İşgal harekatı, Barış Konferansı’nın talimatı üzerine ve bölgede güvenliği sağlamak amacıyla gerçekleştirilmiştir.” (Ek:8)

Bu konuda bir de, Taner Baytok’un, ‘İngiliz Kaynaklarından Türk Kurtuluş Savaşı’ adlı kitabının 26. sayfasında yazılanlara bakalım. Orada şöyle deniyor: “Paris Barış Konferansı, İtalyanların itirazına rağmen, Loyd George’un planlarına alet oldu ve ‘Türkler tarafından girişilecek katliamlar sonucunda Hıristiyan halkın tamamen yok edilmesi tehlikesi ile karşı karşıya bulunması’ bahanesiyle, 14 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’in işgali için Yunan birliklerinin gönderilmesine karar” vermişti.” (Ek:9)

19 Ocak tarihindeki Ceviz Kabuğu programından sonra, 9 Şubat 2002 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde yukarıdaki belgelere değinen yazar Deniz Kavukçuoğlu, şu sonuca varıyor: “Görüldüğü gibi, Yunan Ordusu’nun İzmir’e çıkışı ile Mustafa Kemal Atatürk’ün 19 Mayıs 1919 günü Samsun’a çıkışının resmi nedeni aynıdır: “Hıristiyan nüfusu korumak!” Her iki olay da, başta İngilizler olmak üzere “müttefik güçlerin arzusu ve onayı ile” gerçekleşmiştir. Ömer Asan’ın mahkemece toplatılan Pontos Kültürü adlı kitabın önsözünde, Yunan Profesör Sarris’in söylediği de bundan başka bir şey değildir. Ömer Asan da, Profesör Dr. Sarris de, salt bu nedenle, kitapta bu ‘gerçek’ yer aldığı için Hulki Cevizoğlu’nun atv’de sunduğu ‘Ceviz Kabuğu’ adlı programda... büyük saldırılara uğramışlardır.” (Ek:2)

Sayın Başkan, Sayın Yargıçlar, Elbette ki, her iki çıkışın resmi olmayan, gerçek amaçları vardır, ki bunu herkes biliyor. Yunanlıların resmi olmayan amaçları Anadolu topraklarını işgal etmek, Atatürk’ün amacı ise ülkeyi işgalden ve düşmandan kurtarmaktır. Ama burada vurgulanmakta olan, Gazeteci-yazar İdris Akyüz’ün de kitabı okuduktan sonra anladığı gibi “resmi” sebeptir. O itibarla, bu önsöz dolayısıyla ne bir suç işlenmektedir ne de bölücülük propagandası yapılmaktadır. Yazar, Türk kaynaklarından aldığı bir tarihi gerçeği vurgulamaktadır ki ben de bunu kitabıma koymakta bir sakınca görmedim.

Gelelim, neden bir Yunanlı yazara önsöz yazdırdığım konusuna.

Ben 1994 yılında Milliyet Gazetesi için yazdığım bir makale dolayısıyla, Türk-Yunan Dostluk Derneği tarafından Abdi İpekçi Ödülü ile ödüllendirildim ve 12 Ekim 1995 tarihinde Atina Türkiye Büyükelçiliği’nde, bugün Başbakan Ecevit’in dış politika danışmanı olan sayın Ümit Pamir’in resmi davetine katılarak onurlandım.  (Ek:10). Bu ödül her yıl her iki ülkede, Türk-Yunan dostluğuna katkıda bulunan yazarlara verilmektedir. Böyle bir ödülün sahibi, elbette ki, iki ülke arasındaki dostluğun gelişmesi için bir şeyler yapmak mecburiyetinde değildir. Ama ister istemez ve gönüllü olarak böyle bir sorumluluğu hissedersiniz. Bu vesileyle vurgulamak istiyorum ki, son üç yıldır gelişerek iyiye doğru giden Türk-Yunan ilişkilerinin başlangıç noktası, yaygın kanıya göre, 17 Ağustos depremi ile başlamadı. Bu dostluğun gelişmesinde her iki ülke aydınlarının, yazarlarının ve işadamlarının büyük katkısı vardır. 17 Ağustos depremi bir vesile oldu. 17 Ağustos’un ertesi günü, Yunan gazetelerinin manşetlerinde yer alan “Dayan Mehmet kardeşim, geliyoruz” gibi başlıklar, kendiliğinden oluşmadı. Ondan önce bu dostluğun gelişmesi için çaba harcamış barışçı insanlar vardır. Ben de, hem ödül sahibi bir Türk, hem de, iki ülkenin dostluğundan yana olan bir insan olarak, pek çok Yunanlı yazar ve aydınla dostluklar kurdum. Bunlardan birisi de, Türkiye kökenli ve Türk dostu olarak bildiğim Profesör Neoklis Sarris’tir. Neoklis Sarris Türkiye’de doğdu, burada okudu, gençliğinde Zonguldak eski Milletvekili Avni Gürsoy’la CHP Gençlik Kolları’nda çalışmış, Türkçe’yi bir dil uzmanı kadar güzel kullanan biri. Babamın Avni Gürsoy’un arkadaşı olduğunu öğrenince çok sevindi ve Yunanistan’a gittiğimde bana büyük dostluk gösterdi. Bunu kitabıma yazdığı önsözde şöyle dile getiriyor: Ömer Asan’ın... demokrasi ve barış savaşçısı ve 12 Eylül faciasının mağduru Sayın Şefik Asan’ın oğlu olduğunu öğrenince gerçekten duygulandım. Sayın Şefik Asan, benim kardeş gibi sevdiğim, tüm Karadenizlilerin onunla iftihar etmeleri gereken, eski Zonguldak milletvekili Sayın Avni Gürsoy’un arkadaşı. Avni benim gençliğimdeki unutulmaz mücadele arkadaşım. Kendisiyle bundan 36 küsür yıl önce aynı safhada, aynı siyasi çatı altında, Türkiye’nin mutlu geleceği için, ilerici ve onurlu bir demokrasinin kurulması için, mücadele ettiğimizi hasretle anmaktayım.”

Sayın Yargıçlar,

“Türkiye’nin mutlu geleceği için, (burada) ilerici ve onurlu bir demokrasinin  kurulması için mücadele etmiş” biri, şimdi Yunanistan’da yaşasa da benim dostum olur. Neoklis Sarris doktorasını da İstanbul Üniversitesi’nde yapmıştır. Kendi Türkçe’siyle yazdığı önsözde Niyazi Berkes’ten rahmetli hocamız diye bahsediyor, tarihçi Mahmut Goloğlu’ndan alıntı yaparken yine rahmetli sözcüğünü kullanıyor. On sayfalık önsözde, İlber Ortaylı, Melih Cevdet Anday, Niyazi Berkes, Burhan Oğuz, Mahmut Goloğlu, Bülent Ecevit, Falih Rıfkı Atay, Doğan Avcıoğlu, Abdülbaki Gölpınarlı, İsmail Hakkı Uzunçarşılı gibi yazarlardan alıntılar yaparak bir yorum getiriyor ve bence Türk-Yunan dostluğuna katkıda bulunuyor.

İddianamede geçen, “Neoklis Sarris ve arkadaşlarının asıl amacınınsa, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Karadeniz bölümünde, bu coğrafyayı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nden ayırarak, Pontos Devleti adı ile yeni bir devlet kurmak olduğu anlaşılmıştır” ibaresinin hiçbir maddi delili yoktur. Kendi açımdan söyleyeyim, birkaç kez bir arada olma fırsatımız oldu, kendisinde sıcak Türk dostluğundan başka bir ilgi görmedim, hissetmedim. Kaldı ki, bu iddianameye eklenen evraklar içinde, -evraklar diyorum, çünkü hiçbirinin bu dava ile ilgisi yoktur- Neoklis Sarris’in Karadeniz’de Pontos Devleti kurma peşinde olduğuna dair tek bir satır ya da emareye rastlamadım. Yok, illa da, kitabımla bölücülük propagandası yaptığımı kanıtlamak için Neoklis Sarris suçlanacaksa bunun maddi delilleri tespit edilmeli. Kaldı ki, ben onun dostluğunu gördüğümü söylüyorum. Bir gün, bilmediğim bir kötü niyeti ortaya çıkarsa, salt benim kitabıma önsöz yazdı diye, bundan ben sorumlu tutulamam. Böyle bir hukuk anlayışı olur mu? 

Kısaca, iddianameye eklenen ve bu davayla ilintisini tespit edemediğim bazı evraklara da değinmek istiyorum. Bunlardan birisi bazı Sürmeneli vatandaşların kurduğu bir derneğin başkanı Adnan Keleş’in polise verdiği ifadedir ki, benimle uzaktan yakından bir ilintisi yoktur. Bunu Savcılık da biliyor ki, bu evrakın tefrikine karar vermiş. Yine de, “ilgisi nedeniyle hazırlık evrakına” eklendiği belirtiliyor. Hangi ilgisi?

Herhalde bu evrakların benimle olan ilgilisi, yapılan hakaretlerdir. Çünkü bu şahıs ifadesinin bir yerinde, beni tanımadığını söylediği halde bana hakaret ediyor. Gerek onun, gerekse APS ile Savcılığa doküman gönderen Metin Aksu’nun benim için kullandıkları, ve hiçbir kanıtını gösteremedikleri, “para karşılığı  kandırılmış, satılmış” suçlamaları için, adı geçenler hakkında hakaret davası açacağım. Davamızla hiç bir ilgisi olmayan bu evraklar benim içın, bir tek bu işe yarıyor. Bir de o korkunç Nazi artığı zihniyetlerini sergiliyor. Örneğin, Polise verdiği ifadede Adnan Keleş, durmadan suçladığı Yorgo Andreadis’le aralarında geçen bir konuşmayı şöyle naklediyor: “Yorgo Andreadis... Türkiye’ye gelmeden önce, Türk halkını inek gibi gördüğünü, ancak Türkiye’ye geldikten sonra bu fikrinin değiştiğini söyleyince; ben de, Yunanistan’a gelmeden önce sizleri, yani Yunan halkını domuz gibi görüyordum, ancak fikrim hala değişmedi, dedim...” diyor.

Ve bunu söylemekle de övünüyor bu şahıs. Oysa biz bir ülkenin halkına böyle hakaretler etmeyiz. Bizim misyonumuz iki halk arasındaki dostlukları geliştirmektir. Esasen suçlanma nedenimiz de bu yüzdendir. Profesör Neoklis Sarris için konulan evraklara gelince... Bunların bizim davamızla ilgisi ne anlayamadım. Noter yeminli bir tercüme bürosunda  23 Aralık 1996 tarihinde Türkçe’ye çevrildiği anlaşılan bir dokümanda, sözde bir röportajda  söyledikleri naklediliyor. Hangi gazeteye, ya da televizyona, ne zaman verildiği belli olmayan, içine tercüme edenin yorumları da katılan, tercüme hataları kendi içeriğinden dahi anlaşılabilen bu röportajda Neoklis Sarris, hiçbir satırda Pontos konusuna değinmiyor. Ege adalarıyla ilgili, Türk-Yunan tartışmalarına değiniyor. Bunların bu davayla ilgisi ne? Mesela yazının sonunda şöyle dediği iddia ediliyor Sarris için: “Bu antlaşmayla (Lozan Antlaşması) Türkiye, Yunanistan’a, kaçanların zararlarını tanzim etme mecburiyetini hediye etmiştir. (Böylece, zarar kaçanların yanında kar kaldı) Yunanistan Türkiye’ye bu hediyeyi verip, karşılığında ne alıyor?”

Bu tercümeyi anlayan beri gelsin. İlk cümlede Türkiye hediye ediyor, son cümlede, aynı şeyi Yunanistan Türkiye’ye hediye ediyor. Metin bizi ilgilendirmiyor ama, bunu gönderen kişinin ve çeviren sözde yeminli büronun ciddiyetsizliğini gösteriyor. Bir de bir gazete ilanının tercümesi var. Burada, Ermeni sorununun konuşulacağı bir toplantıya Profesör Neoklis Sarris’in da katılacağı yazılıdır. Katılmış mıdır, katılmışsa ne konuşmuştur, bunlar belli değil. Katılmış olsa ve orada Türk görüşlerine uymayan düşünceler ileri sürse, bundan ben mi sorumlu olacağım. Yani, bir dostluk göstergesi olarak kitabıma önsöz yazdı diye, ben, Neoklis Sarris’in, bundan sonraki bütün konuşmalarından sorumlumu tutulacağım?  Şimdilerde, iyi bir Türk dostu olarak görülen Yunan Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu’nun, araştırılsa, dünya kadar, Türk görüşlerine uymayan konuşmaları bulunur. Ama biz yine de onu, Türk düşmanı olarak değil, dost olarak görmekten yanayız. Benim Neoklis Sarris’e bakış açım da o ölçüdedir.

Dosyaya bir de, Neoklis Sarris’in İstanbul Sulh Hukuk Mahkemesinde açtığı veraset davasının kararı da konulmaz mı? Bu davada Sarris, Yenevezos adlı bir akrabasına  bırakılan mirasın, kendisine de intikal etmesi gerektiğini talep etmektedir. Dosyadaki yazıdan anlaşıldığına göre, daha sonra avukatı davayı takip etmemiş ve dava aleyhinde sonuçlanmıştır. Neoklis Sarris, 1964’ten sonra Yunanistan’a göç eden ve buradaki mallarını uzun yıllar satamayan binlerce İstanbul kökenli Rumlar’dan biridir. Burada miras davaları olabilir. Bunu bulup bizim dosyamıza eklemenin anlamı nedir, anlamış değilim.

Gerek bu dokümanı, gerekse, röportaj diye gönderilen tercüme metinini gönderen Bay Metin Aksu, her kimse, evrakın birine el yazısıyla şu notu düşmüş: “Pontos Kültürü” kitabının yazarı gözüken şahsın, Türk düşmanı olduğundan T.C. tebaasından çıkarılan Neoklis Sarris’e satıldığının belgeleri.”

Bu bir Türk vatandaşına yapılabilecek en ağır hakarettir. Bu hakarete karşılık hukuki haklarım elbette ki saklıdır. Ancak sorma gereğini hissediyorum: Neoklis Sarris’in “Türk düşmanı olduğu için TC vatandaşlığından çıkarıldığının” belgesi nerede?

Dosyadaki belgelerin davamızla uzaktan yakından bir ilgileri yoktur. İddianamede geçen, “Neoklis Sarris’in, ülkesinde, yasadışı bölücü PKK örgütüne yardım ettiği, yine bu belgelerden anlaşılacağı üzere, bu kişinin, gerek yurt dışında, gerekse Türkiye’de dağıtımını sağladığı televizyon konuşması ve röportajlar gibi yayınlarda, Türkiye Devleti’nin Karadeniz Bölgesi’nde Pontos Devleti adı altında bir devlet kurmak için etkili çalışmalarda bulunduğu, Neoklis Sarris ve arkadaşlarının asıl amacınınsa Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Karadeniz Bölümünde, bu coğrafyayı Türkiye Cumhuriyeti Devletinden ayırarak, Pontos Devleti adı ile yeni bir Devlet kurmak olduğu anlaşılmıştır” suçlaması tamamen dayanaksızdır. “İddianamedeki “bu belgelerden anlaşılacağı üzere” ibaresi hangi belgeler için kullanılmaktadır? Görmediğimiz belgeler mi var? Belge diye konulan evrakların hiçbirinin kenarında köşesinde, bu suçlama ile ilgili bir satır, bir sözcük yok. Ve, aslında bunlar belge değil, fuzuli evraktır. Doğu Karadeniz’de Pontos Devleti kurmak niyetiyle suçlanan Profesör Neoklis Sarris, benim, kitabımın bir yerinde, ülkemizdeki fanatiklerin yazdığım kitaba önyargılı bakabileceklerini belirtmeme atıfta bulunarak, önsözde şöyle diyor: “Araştırmacının dile getirdiği kaygısını anlıyorum... Bugün Güney İtalya’da, Sicilya’da birtakım köylerde Elence (Rumca) konuşulur. Konuşanlar, doğal olarak İtalyandır ve kendilerini İtalyan olarak tanıtıyorlar. Yunanistan’daki akraba ve dost-larıyla temas içindedirler ve kendi ana dillerinin sağ kalmaları için çaba gösteriyorlar. İtalya hükümeti buna yardımcı oluyor ve Elence okutulan kültür merkezlerine devletbütçesinden özel fonlar ayrılıyor. İtalya televizyonları arada sırada, bu köylerde konuşulan Elence lehçeli türküler ve oyun havaları programları gösteriyor. Ne Yunanistan’ daki deli divane birisi çıkıp Sicilya’yı Yunanistan’a ilhak etmek ister, ne de İtalya’da bu anlamda tedirginlik var.”

Yani, Profesör Sarris, bırakınız Doğu Karadeniz’de bir Pontos Devleti kurma peşinde olabileceği saçmalığını, Yunanistan’da böyle düşünebilecek birilerini deli divane olarak nitelendiriyor. Kitabıma yazdığı önsözü dikkatle okuyan biri bunu görebilir. Ve adı geçen yazarı, salt beni suçlu duruma düşürmek için yok yere suçlu göstermeye çalışmaz.

Tarih Bilimi ve Pontos

Sayın Yargıçlar,

Meteoroloji Bilimi, halkı aydınlatmak için coğrafyaları nasıl bölgelere ayırıyor ve isimlendiriyorsa, Tarih, Antropoloji ve Halk Bilimleri de, insanların yaşadıkları bölgeleri aynı amaçla adlandırırlar. Kitabımda kullandığım  Pontos adı da, antik yazarlarca (Heretodos, Ksenofon, Strabon) çoğunlukla Karadeniz kıyılarını, özellikle bu kıyı boyunca yer alan kentleri kapsayacak biçimde kullanılmıştır ve Eski Yunancada deniz anlamına gelir. Pontos adıyla M.Ö 281-63 yılları arasında Pers/İran kökenli (Mithritadesler)  hanedanın yönettiği, resmi dili Yunanca olan  bir krallık var olmuştur ve tarihin derinliklerinde Anadolu’da Roma (Rum) işgaline karşı en şiddetli direnişi gösteren de bu krallıktır. Sonrasında Pontos adıyla bölgede herhangi bir devlet yoktur. Kimi “tarihçi”lerin Bizans/Doğu Roma’dan kopan Trabzon Rum Krallığını Pontos adıyla özdeşleştirmeleri ise tarihsel olarak doğru değildir.

Türkiye’de başbakanlık yapmış ve aynı zamanda Atatürk’ün baş danışmanı olarak Türk Tarih Kurumu’nun kurucusu ve başkanlığı görevlerinde bulunan Ord.Prof. Şemseddin Günaltay’ın, yine TDK tarafından yayınlanan (1951) Pont Krallığı adlı çalışması cumhuriyet döneminde Pontos üzerine yapılan ilk ve en geniş araştırmadır. (Ek:11)

TBMM’de Demokrat Parti Trabzon Milletvekili olarak görev yapmış olan ünlü tarihçi Mahmut Goloğlu ise, Pontos üzerine yaptığı araştırmasını, 1973 yılında Anadolu’nun Milli Devleti:Pontos, adı altında, üstelik Cumhuriyet’in 50. Yılına Armağan olarak yayınlamıştır. (Ek:12)

Çok rahatlıkla söyleyebilirim ki, Eğer rahmetli Şemsettin Günaltay ve Mahmut Goloğlu sağ olsalardı, bugün bana saldıran zihniyet, onları kesinlikle mahkûm ederdi. Çünkü hem Anadolu’nun Milli Devleti diyorlar Pontos için, hem de kitaplarını Türkiye Cumhuriyeti’ne armağan ediyorlar. Çok eminim yaşasalardı onları da TV programının içine çekerek, “Bu kitabı size Yunanlılar mı yazdırdı, ya da böyle bir kitap yazarak Karadeniz’deki Pontos emellerine alet olacağınızı bilmiyor muydunuz?” gibi sorularla karşılaşacaklardı. Çünkü bu zihniyet için önemli olan o sözcüğü kullanmaktır, kitabın içeriği değil. Onlar TV programında açık açık söylediler, hiç biri, suçladıkları kitabı okumamıştı. Ama kopardıkları yaygaralarla beni Sayın Mahkemenizin huzuruna getirebildiler.

Her iki kitap ve bana ait olan Pontos Kültürü adlı kitap incelendiğinde görülecektir ki, Pontos sözcüğü bir milletin/ulusun  veya etnik grubun adı değildir. Pontos Milleti/Ulusu diye bir tanımla tarih içerisinde hiç bir zaman yapılmamıştır. Dolayısıyla Pontos adlı bir ırk ve etnik grup yoktur. Pontos sözcüğü Toros, Kapadokya, Trakya, Ege gibi bir bölgenin tarihsel adıdır. Bir farkla; bu isimle tarihte yaklaşık iki yüz yıllık bir krallık hüküm sürmüştür. (Pontos Krallığı: M.Ö 281-63) İşte bugüne kadar tartışılmamış, tarih kitaplarımıza bilgi olsun diye dahi konulmamış konu budur.

Yukarıda adını andığımız iki kitap ve daha dar bir  alan çalışması olan Pontos Kültürü adlı çalışmam incelendiğinde görülecektir ki, bugün aklıevvel ırkçı Yunanlılarca ve Türkiye’deki izdüşümcülerince yaygarası yapılan Pontos Meselesi’yle Pontos Kültürü’nün birbirleriyle hiç bir ilgisi yoktur [Pontos Kültürü, s. XXXI].

Konu hakkındaki yaklaşımım ise bellidir. Bunu kitabımdan aktaracağım ve sayın savcının dikkate almadığı aşağıdaki alıntıyla tekrar edeyim:

“Bugün geniş coğrafyalarda belirli sınırlar içinde kendi seçtikleri ya da sahip oldukları ulusal kimlikleriyle birlikte yaşayan insanların resmi dilleri, dinleri ve kültürleri vardır. Öyle ya da böyle asgari müştereklerde uzlaşılmıştır. Gelinen yer,  bütünlüğün korunabilmesi ve barış içinde bir arada yaşanabilmesi için toplulukların veya o coğrafyadaki halkın vardığı bir siyasi uzlaşma noktasıdır. Tersi durumda, yani herkes kendi dilini, dinini, tarihini ve geleneklerini ulusal-siyasal bir bilinç olarak dayattığında, o halk veya topluluklar yönetilemez oluyor. Ayrıca tarih, her etnik(?) gruba (kendilerine göre dili, kültürü olan) ulus olma, devlet kurma hakkı da vermemiştir. Süreç bir güçler dengesi, siyasi mücadeleler ve uzlaşmalar silsilesi olarak devam etmiştir/etmektedir. Doğal olarak Pontos gerçeği de bu süreçten payına düşeni almıştır. Bu açıdan baktığımızda bugün tarihin bizi getirdiği bu noktayı geriye döndürmek istemenin olanaksızlığı açıktır. Olanaksızdan da öte bir şeydir. Öyle bir noktaya gelmişiz ki, bırakın artık günümüzde sınırlarla oynamayı/değiştirmeyi, sınırlar kaldırılmakta, sınırsız bir yaşamın olanakları zorlanmaktadır. Geçmişle hesaplaşmalarını tamamlayamamış bir takım insanların eskinin bir yerinde takılıp kalmaları, oradan hareketle siyasi varyasyonlar üretip ham hayallere kapılmaları, umutla geleceğe bakmak isteyen insanları artık ilgilendirmiyor/ilgilendirmemelidir [Pontos Kültürü, s. XXVII].”

Pontos Kültürü

Sayın Yargıçlar,

Şöyle deniyor iddianamede: “Kitabın tamamında da, PONTOS KÜLTÜRÜ VE TARİHİ incelenirken, yurdumuzun Karadeniz ve özellikle Doğu Karedeniz Bölümü ile Trabzon ili ve Of ilçesinde, halen Pontos Kültürünün etkisi altında kalan halkların yaşadığı anlatılıp, halen kullanılan dil diyaleği başlıklı bölüm ve kitaptaki Rumca Türkçe karşılaştırılmalı sözlükle Of ilçesi Çoruk (Erenköy) köyünde Pontoslu sayılan kişilerin yaşadığı ileri sürülerek, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozma amacı ile yazılı propaganda yapıldığı anlaşılmış olup...”

Bir kere kitabımda Karadeniz Bölgesi’nde halen Pontosluların yaşadığını ileri sürdüğüm iddiası doğru değildir. Yalnızca Pontos kültürünün varlığından söz ediyorum.

Pontos Kültürü, adlandırması daha çok bir ihtiyaçtan doğdu. Yani araştırmasını yaptığım dile ve kültüre bir isim koymam gerekmekteydi. Pontos’un karşılığı olan Karadeniz’i kullanamazdım, çünkü coğrafyası Rusya kıyılarına kadar çok geniş bir alanı kapsıyordu ve içinde yüzlerce dil ve kültür yaşıyor; Laz kültürü diyemezdim, Lazcayla benzerliği olmayan bir dil var ortada. Ortaya bir Türk kültürü de çıkmadı. O yüzden antik yazarların Pontos sözcüğünü özellikle Doğu Karadeniz kıyılarını kapsayacak şekilde kullanmaları ve halen konuşulan dilin yaşayan en eski Pontos dili olması, ortaya çıkan kültürü Pontos adıyla tanımlamama gerekçe oldu. Biraz nostalji yapmış oldum ama başka gerçekçi bir öneri olursa dikkate almaya hazırım.

Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim; Pontos sözcüğü kimilerince Yunanca ve iki bin üçyüz yıl öncesinde bir devletin adı olduğu için hoş karşılanmıyor. Oysa Trabzon adı da iki bin dörtyüz yıllıktır ve diğer birçok kentlerimiz gibi Yunanca bir sözcükten türemedir. Üstelik Karadeniz’de bin yıl önce Trabzon adıyla anılan bir Rum krallığı vardı. Şimdi bu nedenle doğduğum kentin adından “Trabzon Kültürü” başlığıyla söz edemeyecek miyim? Türk insanından, yaşadığı coğrafyadaki tarih, kültür ve uygarlıkların miraslarını reddetmesi beklenemez. Böyle bir inkar ne yazılı ne de yazısız yasalarımızda var.

Ayrıca, yukarıda da belirttiğim gibi Pontos adlı bir ırk yoktur. Eğer “etnik” sözcüğünü “edilebilen farklı şeyler ve kendine özgü bir dil” olarak tarif ederseniz o zaman etnik bir gruptan söz edebiliriz. Ama soy, sop, millet, tarihi birliktelik gibi etkenlere göre değerlendirirsek benim incelediğim grubun etnikliği ve aidiyeti tartışılır. Bu insanlara en kolay Pontos Kültürü’nün taşıyıcıları veya yaşatıcıları denilebilir.

Şimdi bugünlerde güncel olan anadili tartışmalarla ilgili bir örnek sunmak istiyorum. Gazeteci yazarların duayeni ve İsmet Paşa’nın damadı Metin Toker, geçtiğimiz Mart ayı içinde Milliyette çıkan ve Kürtçe’yi ele alan yazısında şöyle diyor (Ek:13)

... Büyükada’da bu sıralar en çok konuşulan dilin Kürtçe olduğunu biliyor musunuz? İnanmak için delile ihtiyacınız varsa, gidip çarşıda, özellikle inşaatlarda, arabaların kalkış ve iniş yerlerinde, hatta düpedüz sokaklarda dolaşabilirsiniz...”

Metin Toker bunun Kartal’da, Pendik’te de yaygın olduğunu belirttikten sonra, bir etnik dilin ülkeyi bölme öğesi olmadığını, Fransa’dan örnek göstererek ifade ettikten sonra şöyle devam ediyor:“... Cumhuriyet “herkese Türkçe öğretme”yi hiç bir zaman başaramadı. Buna göç olayı eklenince Büyükada’da  eski azınlık dillerinin yerini Kürtçe’nin almış olmasının fazla şaşılacak tarafı var mıdır?..  Dil bir işe yarıyorsa, ya da işe yarayanı öğretilmiyorsa konuşulur. İlla “millet bütünlüğünü bozmanın aleti” olarak kullanılmaz. O bütünlüğü başka yollardan korumaya çalışmak lazımdır. Hele, böyle bir endişe Avrupa kervanına katılmanın engelini hiç oluşturmamalıdır. Çünkü insanların “ana dil”lerini öğrenme ve kullanma arzuları son derece doğal bir duygudur...”

Metin Toker etnik dilin bölücülük nedeni olamayacağını ve hatta bunun öğrenme hakkının doğal olduğunu söylüyor. Ben bu kadarını dahi söylemedim, sadece var olan ve ölmekte olan bir bölgesel dilin tespitini yaptım. Oysa etnik diller üzerinde kamuoyunda sürmekte olan tartışmalar benim kitabımın çok ilerisinde seyrediyor.

Maalesef bu ülkede Türkçe dışındaki diller kimileri için korkunç birer tehlikedir. Bazılarının yaymaya çalıştıkları korku, kapısını aşındırdığımız Avrupa Birliği ülkelerinin bu dilleri ve konuşanlarını istismar edebileceği iddiasında şekillenmektedir. Oysa, toplumumuza bulaştırdıkları bu fobi aracılığıyla Türkiye’de yaşayan tüm yurttaşların ekmek ve su kadar hakkı olan bir konuyu istismar eden asıl bu zihniyettir.  

Sayın Yargıçlar,

Bu zihniyetin son faaliyetlerini Cumhuriyet Gazetesi yazarı Deniz Kavukçuoğlu benim de paylaştığım düşünceleriyle şöyle değerlendiriyor. Son aylarda kamuoyunun tartışma gündemine, bunlar tarafından ısrarla yerleştirilmeye çalışılan konulara bir bakalım: “Salkım Hanım’ın Taneleri”, “Varlık Vergisi”, Türkiye’de yabancı vakıflar”, Hıristiyanların misyonerlik faaliyetleri”, “Nazım Hikmet’in soyadı”, “Karadeniz’deki Pontosçuluk faaliyetleri” .(Ek:14) vb... Bu konuları kaşımak, açmak, güncelleştirmek istiyorlar. Çünkü bu konuların tümünde de “Türk olmayan”, “Türklük”ile çatışmaya sokacaklarını umdukları öğeler var. Israrla bunların üzerinde duruyorlar. Güneydoğu’da başlayan barış süreci ile yitirdikleri alanı, bu konularla dengelemek istiyorlar. Çok şükür ki, sloganlı şehit cenazeleri kalkmıyor artık... Ellerindeki “malzeme” tükendikçe kendileri de eriyorlar. Bu nedenle, yapay gündemlerle “yeni malzemeler” sağlamaya çalışıyorlar

Bu değerlendirme doğrudur ve benim kitabım da aradıkları malzemelerden biriydi. Bu malzeme kullanılırken ben de günah keçisi seçilmiştim. Bunu, 19 Ocak tarihindeki Ceviz Kabuğu programını terk ederken bay Hulki Cevizoğlu’na da söyledim.

Sonuç ve Talep

İçişleri Bakanı Rüştü Kazım Yücelen’in Emniyet Genel Müdürlüğü’nün verdiği bilgilere dayanarak TBBM’ne sunulan 8 Ocak 2002 tarihli soru önergesine verdiği cevaptan da anlaşılacağı üzere ülkemizde  Pontosçuluk faaliyetleri adı altında bir kayıt yoktur. (Ek:14)

Bilinen nedenlerden dolayı Pontos Kültürü adlı kitabım dahil pek çok konu, Türkiye ve Yunanistan arasında saçma sapan, tarihsel saplantıları olan yapay kavgalara yem olmaktadır. Bir çok alanda yapılabilecek işbirliği halinde milyarlarca dolarlık tarih, kültür ve din turizmi potansiyeli heba edilmekte ve yüksek kültür değerlerimize yazık olmaktadır.

Kişisel olarak, sahip olduğumuz yüksek kültürlerle bırakın ülkemizi bölmeyi, küçük düşürmeyi, bir Türk yurtseveri olarak, ne kadar zengin kültürel değerlere sahip  büyük bir halk olduğumuzu bütün dünyaya gösterip onurlu bir gelecek tesis etmek peşindeyim. Bu niyet bir ulusal proje haline getirildiğinde ülkemizin tarih içinde hak ettiği yeri alacağına inanmaktayım.

Yukarıda saydığım gerekçelere dayanarak, yargılandığım bu davadan aklanmamı, yalnızca kendimi ve düşüncelerimi ifade etmekten ibaret olan kitabımın serbest bırakılıp hakkında verilen toplatma kararının kaldırılmasını ve sonuç olarak da beraatime karar verilmesini saygı ile arz ve talep ederim. 10/07/2002

Sanık
Ömer Şükrü ASAN

 

EKLER: