Karadeniz’in (ya)saklı renkleri…
A.Gençay
25.10.2005
Spot.“ Farklı bir dile ve kültüre sahip olduğum ve bu yöndeki düşüncelerimi ifade ettiğim diye kimse beni dışlayamaz.” diyen araştırmacı ve edebiyatçı Ömer Asan sorularımızı yanıtladı
Türkiye’de bazı dokunulmaz konular vardır ki; üstlerine konuşmak veya yazmak bir yana düşünmek dahi suç sayılabilir, bundan dolayı yargılanabilir ve iktidarların hedefi haline gelebilirsiniz. Halklar ve kültürler mozaiği olan Anadolu’da yaşamamıza rağmen ulusal kimlikler ve halk kültürleri konusu da egemenler tarafından- yasalar dönem dönem görüntüde tersini söylese de -yasaklı konular arasında görülmekte, bunları konu edinmek ise tehlikeli addedilmektedir. Doğal olarak da hal böyle olunca Anadolu halkları ve kültürleriyle ilgili araştırmalara ve yazılara çok zor rastlanırken, yazıp çizenlereyse neredeyse bundan dolayı pişman edilecek tarzda yaklaşılmakta. En son popüler ve bilinen örnekse Orhan Pamuk oldu. Tek örnek olmadığınıysa belirtmekte fayda var. Yalnız şu konuda düşündürecek bir örnektir ki; sistem içinde kabul edilebilir bir yeri olan Orhan Pamuk’a dahi bu denli dışlayıcı ve lanetleyici bir tutum alınmışken ondan daha az popüler olan araştırmacı ve sanatçılar neler yaşar?
Ömer Asan, 1961 Trabzon doğumlu bir edebiyatçımız. Geçtiğimiz aylarda yayımlanan ve ilk öykü kitabı olmasına rağmen başarılı bulduğumuz Niko’nun Kemençesi kitabıyla edebiyat dünyasına adımını atan Asan’ın adını ilk duyuşumuzsa, 1996’da yazdığı ve Pontos Kültürünü anlattığı Pontos Kültürü kitabı’yla oldu. Zira dokunulmaz bir konuya el atmıştı ve bu her ne kadar kültürel bir araştırma çerçevesinde de olsa burnu sürtülmeliydi. Türk milliyetçi çevreler tarafından ”vatan haini” ilan edildi Asan, 1994’te aldığı Abdi İpekçi ödülünün ardında farklı nedenler arandı, canlı tv programlarına çağırılıp saldırılara maruz kaldı… Ve kitabı yayımından 6 yıl sonra yasaklandı. Kitap ve Asan daha sonra beraat etse de ve Ömer Asan yazmaktan, araştırmaktan yılmasa da yaşadıkları Asan’da bir travma da yarattı. Tek suçu Karadeniz’in yasaklı renklerinden Rumları ve onların asimilasyona uğramış halk kültürünü araştırmak olan Ömer Asan ın, etkilendiği ve beğendiği yazar Hasan İzzettin Dinamo üstüne bir kitabı daha bulunuyor. Hem araştırmacı hem de edebiyatçı kimliğiyle dikkate alınmaya değer Asan, sorularımızı yanıtladı.
1-1996'da yazdığınız Pontos Kültürü kitabını, evde ailenizin Rumca konuşması üzerine girdiğiniz kimlik araştırması sonucu yazdığınızı ifade etmiştiniz. Bu araştırmalar sonrası kendi ulusal kimliğinizi nasıl ifade diyorsunuz?
Pontos Kültürü adlı çalışma, İstanbul gibi koca bir metropolde kendimi, sahip olduğum dil ve kültür açısından farklı hissetmem dolayısıyla ortaya çıktı. Evet, Rumca konuşuluyordu evde. Ninemin bildiği Türkçe kelime sayısı yirmiyi geçmezdi. Beni beşikte o salladı, onun şarkılarını dinledim. Rumcayı da ondan duyarak öğrendim diyebilirim. Yıllar sonra baktım ki, yer isimlerimiz, bitkilerimiz, meyvelerimiz, el aletlerimiz hep ninemin dillendirdiği gibi, Rumca. Buradan yola çıkarak bu dilin ve ürettiği kültürün peşine düştüm. Sonuçta ortaya, aslında basit, tespitlerden ibaret iddiasız bir çalışma çıktı. Maalesef, bu iddiasız araştırmanın sonucu, bugünün moda tabiriyle “hazmedilemedi”. İş o kadar abartıldı ki vatan hainliğiyle suçlandım. Kitap yayınlandıktan altı yıl sonra 2002 yılında yasaklanarak, toplatıldı. DGM’de bölücülükle yargılandım ve hem kitap, hem ben beraat ettim. Ulusal kimlik meselesine gelince; aklım ermeye başladığı günden beri kendimi Türk olarak ifade ediyorum. Çünkü Türkiye’de yaşayan her yurttaş gibi hukuki ve siyasi kimlik hakkım var. Ulusal kimlik olarak tarif edilen bu kimliği herhangi bir pazarlık sonucu elde etmedim. Ulusallık 21. yüzyılda ne kadar tartışmaya açılırsa açılsın ben bu kimliği siyasi ve doğal bir hak olarak görüyorum. Farklı bir dile ve kültüre sahip olduğum ve bu yöndeki düşüncelerimi ifade ettiğim diye de kimse beni dışlayamaz. Yurttaşlık haklarımı sonuna kadar savunurum.
2-Türkiye'de ötekine duyulan bir öfke ve yok etme isteği var. Karadeniz Rumlarını araştırdınız, sizce asimilasyona uğramışlar mıdır ve diğer azınlık kültürleri ötekileştirme ve yok sayma örneklerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Size çarpıcı bir örnek vermekle yetineyim. 1924 mübadelesinde Anadolu ve Karadeniz’den (Karaman, Samsun, Bafra, Havza) göç ettirilen binlerce Ortodoks Hıristiyan yurttaşımızın önemli bir kısmının ana dilleri Türkçeydi. Bunun böyle olduğunu, halen üçüncü kuşağının Türkçe konuşabiliyor olmalarından da anlayabiliyoruz. Birkaç yıl evvel karşılaştığım 20’li yaşlardaki bir Çalkalı genç (Osmanlı-Rus savaşı sırasında (1828–1829) Erzurum ve Kars yöresinde Rusların yanında yer aldıkları için, çekilme sırasında köylerini terk ederek Gürcistan’ın Çalka bölgesinde 23 köy oluşturan Ortodoks Hıristiyanların da halen ana dilleri Türkçe’dir.), kendini Pontios olarak tanımlamakta (1990’lı yıllarda Gürcistan’daki savaş sırasında Yunanistan’a bu kimlikle getirildiler); şaşırtıcı bir şekilde Erzurum-Azeri ağzı temiz bir Türkçe, yanı sıra Gürcüce ve Rusça konuşmaktaydı. Oysa onlar ne Pontoslu ne Gürcü ne de Rus olabildiler. Anadilleri Türkçe olmalarına rağmen dinsel kimlikleri nedeniyle kendilerini Türk olarak da görmüyorlardı. Şimdiyse, Yunanistan’da Yunanca öğrenerek yeni ulusal kimliklerine alışmak için yaşam mücadelesi vermektedirler. Yalnızca bu örnekten anlaşılmaktadır ki, din-ulus ve siyasi tercihler zamanla, bazen zorunluluklardan dolayı değişebilmekteyken, anadil öylesine kolay terk edilebilecek bir unsur sayılamamaktadır.
3-İlk öykü kitabınız Niko'nun Kemençesi yine ağırlıklı Karadeniz'i, özelde Rum-Türk halkının kardeşliğini anlatan öykülerden oluşuyor. Mübadele, halkların kardeşliği, sürgün ve yarattığı travmalar birçok öyküde işleniyor. Yazarken canlı tanıklıklardan mı yola çıktınız? Örneğin Niko'nun Kemençesi öyküsünde Yunanistan'a kemençeyi koynunda götüren Niko gerçek mi?
Eski bir 45’lik plaktaki Rum kemençecinin Türkçe türkü söylemesinden çok etkilenmiştim. Plağın bir yüzü Türkçe diğer yüzü Rumcaydı. Kemençecinin ve okuyanın adı Niko’ydu. Ama onunla tanışamadım. Araştırmalarım esnasında pek çok dramatik hikâye dinledim. Aynı zamanda yurtlarını bir daha dönmemecesine terk etmek zorunda kalan bir halkın kemençemizi hala aynı güzellikte çalmasına önceleri inanamadım. Sonra baktım ki onlar bizim insanlarımız. Aynı kültürün temsilcileriyiz. Onları çok dinlememden herhalde, bilinçaltı edinerek, iki mübadele öyküsü yazdım yaklaşık 85 yıl öncesini hayal ederek..
4-Öykülerinizde kent insanına da değinirken görünürdeki modernitenin altındaki vahşiliğe, kendi dilini, kültürünü, tarihini özgürce yaşatamayan bireylere dayatılan kimliksizlik olgularına da vurgu yapıyorsunuz. İnsanların temel sorunu olarak bunları mı görüyorsunuz, özellikle dil konusundaki düşünceleriniz nedir?
Gracia’s alavita adlı öykümden bahsediyorsunuz. En çok zorlandığım öykümdür. Çünkü fark ettim ki, dilde geriye dönüş diye bir şey yok. Dil, canlı bir organizma gibi, zamanla evrime, değişime uğruyor. Kaybedilen yeniden kazanılamıyor. Ninemin konuştuğu dilin de akıbeti yok olan dillerle aynı olacak. Burada söz konusu olan doğal bir asimilasyondur. Bugün yaşayan ve arkaik Yunancaya en yakın dil olan Trabzon Rumcasının varlığını sürdürmesi mümkün değildir. Çünkü artık günlük bir iletişim dili değil ve sanatta, edebiyatta, ticarette, hukukta kullanılamayacak kadar yoksullaşmıştır bu dağların dili. Öyküde bu sürece itiraz vardır. Umutsuz bir itiraz ama bu itiraz son konuşucuya kadar sürer. Resmi dilimiz Türkçe için benzer bir mücadele verilmeye başlandı bile.
5-Siz de Karadenizli, Oflusunuz, bildiğimiz kadarıyla 6-7 eylül olaylarında yaşanan Oflulara dair bir anekdotunuz var...
Hasan İzzettin Dinamo’nun tanıklığıyla öğrendiğim bir anekdot.
6-7 Eylül Olayları nedeniyle tutuklanan Dinamo, hapishanede Oflu Hasan ile karşılaşır. Oflu Hasan dönemin ünlü kabadayısı… Tutukluluk sebebini merak eden Dinamo, öğrendikleri karşısında şaşakalır. Çünkü Oflu Hasan, olaylar başlarken Galata’daki kahvesinin bulunduğu sokaktaki gemi levazımatı satan büyük mağazaların Rum sahiplerinin başvurusu üzerine, 10.000 lira koruma parası karşılığı sokağın iki ucunu adamlarıyla birlikte kapatır. O sokakta yağmayı engeller. Bunu öğrenen dönemin sıkıyönetim yetkilileri aldığı paraların akıbetini sormak için Oflu Hasan’ı, kendisi gibi haksız yere tutuklanan Türk aydınlarının yanına atar. İşkencelere uğrar. Dinamo’dan bu anıyı okuduğumda ağzım açık kalmıştı. Bir Oflu, devletin yapamadığını yapmış, yaşadığı şeye bak. Bu trajikomik hikâye anlayana çok şey anlatır.
6-Yeni öykü kitapları veya çalışmalar düşünüyor musunuz?
Niko’nun Kemençesi benim ilk edebi çalışmamdır. Türk edebiyatında pek ilgi gösterilmeyen aforizmalar konusunda çalışmalarım var. Ayrıca, yayınlanan ve çoğu yayınlanmayan deneme ve makalelerimden oluşan bir de kitap hazırlığım var. Zaman buldukça öykü çalışmalarına devam etmekteyim. Çünkü kendimi en iyi yazarak ifade ettiğimi düşünüyorum.