DİNAMO ÜZERİNE ÖMER ASAN İLE SÖYLEŞİ

[Radikal Gazetesi’nde Yayımlanmıştır.]

Soru: H.İ. Dinamo'nun yaşamöyküsünü yazmak nereden aklınıza geldi?

Dinamo, benim ilk gençlik yıllarımda hayran olduğum bir yazardı. Diyebilirim ki, ilk onun sayesinde Türk edebiyatını sevdim. Benim anlayabileceğim bir dil kullanıyordu. Hala onun kullandığı dili çok önemsiyorum. Yine, Türkiye tarihini ilk ondan öğrendim ve tarihe onun sayesinde ilgi duydum. Şu anda benim gibi ondan etkilenecek veya öğrenecek şeyleri olan binlerce insanımızın olduğunu düşünüyorum. Oysa belgeliği/hafızası zayıf bir halkımız var ve Dinamo'yu çok çabuk unuttular. Bu yüzden Dinamo, Türkiye'de en son unutulması gereken insandır düşüncesiyle yaşamöyküsünü kaleme aldım.

Soru: Hayatı sürgün, kaçış, hapis, işkence ve tutuklamalarla geçen H.İ. Dinamo'nun politik kimliği, edebiyatçılığı ve şairliğini biraz gölgede bıraktı denilebilir mi?

Dinamo'nun politik kimliği daha çok 1940'lı yıllarda biraz öne çıkmıştır. Bu da daha çok o dönemde sosyalistlerin edebiyat aracılığıyla demokrasi istemlerini dile getirme çabalarının sonucudur. Tek parti diktatörlüğü döneminde solcuların kendilerini ve düşüncelerini başka türlü ifade etme olanakları yoktu. Ancak bu durum onların edebiyatçı veya sanatçı kimliklerine zarar vermemiş, aksine çok güçlü ve bence henüz aşılamayan toplumcu edebiyat hareketini doğurmuş ve başka alanlarda da "toplumcu" etkiler bırakmıştır.

Soru: Kitabın bir yerinde küçük bir parantez açıp Mustafa Suphi'lerin katledilmesi olayıyla ilgili bir tanıklığı aktarıyorsun. Sanırım ilk kez ortaya somut bir isim atılıyor.

Tarihimizin en korkunç faili meçhul cinayeti olan Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katledilmeleri Dinamo'nun en çok aydınlatılmasını istediği olaydır. Bunu anılarında özel olarak işlemiştir ve failleri ortaya çıkaramamanın üzüntüsünü yaşamıştır. Ben de bir rastlantıyla, olaya bizzat karışan ve cinayetin işlendiği takada bulunan bir kişinin itirafını kendi ağzından dinleyip nakleden yaşlı bir insandan edindiğim bilgileri kitaba ekleme gereği duydum. Çünkü somut bilgiler veriyordu. Örneğin olaya karışan Çemberci Yakup (Yakup Yakupresioğlu, emri Ahmet Barutçu'nun verdiğini itiraf ediyordu.) bilinen bir isim değildir ve olayı, yaptığıyla övünen bir ruh haliyle nakletmiş.

Soru: Yunanca'da da yayımlanan "Pontos Kültürü" adlı araştırman epey ilgi gördü. Türkiye'deki Pontos Kültürü'nün günümüzde kalan izlerinden biraz söz edebilir miyiz?

Kitabımda bugüne kalan izlerin tespitleri var. Burada, Pontos'un Türkçe karşılığını Karadeniz olarak telafuz edebiliriz. Benim bu ismi kullanmam kimilerince yadırganıyor. Oysa bu bir tarihi nostalji, Toros, Kapatokya, Mezopotamya gibi.

Bugün dünyada yaşan en eski Yunan dili Trabzon'da konuşulan Pontos diyaleğidir ve yaklaşık üç yüz bin kişi tarafından konuşulmaktadır. Ben buna Pontosça diyorum. Ama nedense toprak altından çıkarılan ölü maddi kültürlere (Zeugma gibi) gösterilen ilgi bu dile ve ürettiği kültüre gösterilmiyor. Oysa çok uzak olmayan bir zaman diliminde bu dil ve kültürü yok olacak. Araştırmamın başlıca nedeni buydu. Ayrıca bir özlemimden de söz edebilirim, küreselleşmenin yok edici etkisine rağmen tüm Türkiye kültürlerinin yaşadığı rengarenk bir Türkiye ve dünya özlemi. Bu benim için hala itici bir güçtür.