Nâzım'ın edebiyatçı ve devrimci kişiliği, verdiği ürünler ve bunlar dolayısıyla başına gelenler, idealine bağlılığı ve direnci, dünyaca kazandığı ün ve uyandırdığı hayranlık, bu konularda yazılmış kitaplardan, denemelerden, incelemelerden, ansiklopedi ve sözlük maddelerinden kolayca öğrenilebiliyor bugün. Türkiye'de durumun her zaman böyle olmamış olduğu da unutulmuyor herhalde. Ne var ki, iş bununla bitmiyor.
Yüzüncü doğum yılı dolayısıyla yapılan etkinliklerde, Nâzım'ın benimsediği görüşler ve savunduğu değerler ile Türk toplumundaki siyasal iktidar yapısı, resmi ideoloji ve bunlardan kaynaklanan bugünkü vahim ekonomik-toplumsal-kültürel durum arasındaki karşıtlık ve uyuşmazlık üzerinde pek durulmuyor. Başka bir deyişle, itibarı geri verilmek ve vatandaşlığı tanınmak istenen Nâzım'ın, gittikçe daha kötüleşerek sürüp giden ve her zaman eleştirdiği bozuk düzen karşısında ne kadar haklı çıktığı, gerektiği gibi söz konusu edilmiyor.
***
Bu anma etkinliklerinde, gülünç ve acıklı manzaralar, genellikle ağır basıyor. Geçmişlerini unutup ansızın Nâzımcı kesilenlerin, prim yapacak malzemeyi bulmanın heyecanına kapılan medya erbabının yarattığı manzaralar bunlar. Ama bunların yanı sıra, Nâzım'la gerçekten ilgilenmiş, onu anlamış ve onun dünya görüşüne şu ya da bu şekilde ve derecede bağlanmış, hayranlık duymuş gönüldeşlerinin, kendi alanlarında onunla ilgili gerçek ürünler ortaya koymuş haysiyetli, bilgili ve yetenekli müzik, tiyatro, resim ve edebiyat adamlarının, seslerini bir kez daha duyurduklarına da tanıklık ediyoruz.
***
Gazetelerde ve televizyonlarda, Nâzım'ın aşkları en önemli konu genellikle. "Aşk" diye adlandırdığı ve sunduğu manken-futbolcu-arabeskçi-göbekçi ilişkilerine kitlenmiş olan magazinci kafası, Nâzım'ın eşsiz mısralarında dile getirdiği ve ilk bakışta, herkesin yaşadığına benzer gibi görünen aşklarının, belki de, devrimci ideallerin, sevilen kadınlardaki tenleşmesi ve yansıması da olduğunu hayal bile edemiyor.
***
Nâzım'ın "aşkları", nasıl duyduğunu ancak şiirlerinden sezdiğimiz ve soyut bir kalıp içine girmeyen "yurt sevgisi ve hasreti", sadece Kurtuluş Savaşı Destanı'nı yazmış şair olarak Nâzım" temaları üzerinde duruluyor ve "pişman olmuş ve tövbe etmiş bir komünist şair" imgesi inşa edilmeye çalışılıyor. Eski "vatan haini", sürekli tekrarlanan bu temalar içinde ele alınarak, Marksist dünya görüşünden, ondan kaynaklanan evrensel şiirinden ve mücadelelerinden soyutlanıp ehlileştirilmek, resmi edebiyat tarihinde kendisine hazırlanan bir hücreye konularak, her zaman başkaldırdığı iktidarla ve ideolojisiyle bütünleştirilmek isteniyor.
***
Bir zamanlar, adı bile yasaklanmış, mahkemelerde süründürülmüş, hapislerde çürütülmek istenmiş ve öldürülmekten kıl payı kurtulmuş Nâzım, böyle bir hücreye sığmayacak kuşkusuz. Yabancı ülkelerde olduğu gibi, Türkiye'de de, ciddi bir yaklaşımla ve içtenlikle bugüne kadar yapılmış ve bundan sonra da yapılacak araştırmalar, incelemeler ve irdelemeler, Nâzım'ı anma etkinlikleri arasında ve onun adının yanında yer almayı hak edecektir ancak. Ve bu tür bilimsel etkinlikler ile, uygar denilen dünyaya ve Avrupa Birliği'ne şirin görünme çabaları, ona itibarını resmen iade etmek ya da mezarını Türkiye'ye getirmek konusundaki söylemler arasında, bir ilişki de olmayacaktır. Çünkü, vatandaşlığının tanınması da dahil, bu tür resmi lûtuflara Nâzım'ın ihtiyacı olmadığını, adaletsizliğe, sömürüye, soyguna, insan hayatını hiçe saymaya, şiddete, savaşa karşı çıkan insanlar çok iyi biliyorlar.
***
Vatandaşlık sorunu, itibarın resmen geri verilmesinin içinde sınırlı bir yer kaplıyor. Osmanlıcadan kaynaklanan ve lugat paralamak isteyenlerin bugün de hâlâ kullandığı "iade-i itibar" sözü, Fransızca "réhabilitation"un çevirisi. Ama "réhabilitation", aslında, "mahkûm edilen bir kimseye, suçsuzluğu kabul edilerek yasaklanmış bütün haklarının geri verilmesi" demek. Dolayısıyla, bir kişiyi mahkûm edenin ya da edenlerin, açılacak bir davada, bu kişi karşısında sanık ya da suçlu durumunda olacakları söylenebilir.
Hegel, "evrensel tarih, dünyayı yargılayan bir mahkemedir" diyor (Hegel Felsefesine Giriş, Alexandre Kojève, Çev. S. Hilav, YKY 2001, s. 188). Yani Hegel'e göre, genel insanlık tarihi, insanları, eylemlerini, kanaatlerini ve eğer varsa felsefi görüşlerini yargılayan bir mahkeme.
Bu açıdan, son sözü söyleyen tarihin mahkemesinde, Nâzım'ı mahkûm edenlerin ve bütün yandaşlarının, Nâzım'la yer değiştireceklerini ve iddia makamında, Nâzım'ın, arkadaşlarının, hor görülenlerin, haksızlığa uğrayanların, sömürülenlerin, baskı ve şiddete maruz kalanların ve sanıklara ayrılmış yerde de Nâzım hakkında kararlar vermiş olanların bulacağını söyleyebiliriz. Duruşmalarda, "kim kime itibarını iade ediyor?" ve "kim kime vatandaşlık hakkı tanıyor?" gibi sorular ileri sürülecektir. Ayrıca, günümüzde, bir düşüncenin ifade edilmesinde, suç bulunup bulunmadığına karar verilmesini, "kanıt ve kesinlik" ilkesine değil de, "kamu düzenini bozma olasılığına" dayandırmak isteyen, büyük ressamların tablolarını ya da Pontus Kültürü adlı bir kitabı ve bazı karikatürleri yasaklayan ve haklarında kovuşturma açan ve de en güzeli, adını ilk olarak görüp okuduğu ve hiç kuşkusuz, "dış mihrakların bir temsilcisi" olduğuna inandığı dünyaca ünlü dilbilimci, felsefeci ve siyasetbilimci Noam Chomsky'yi "ayrılıkçılık yaptığı" için mahkemeye veren bugünkü iktidarın, Nâzım'ı bağrına basar gibi davranmasındaki garabet ve gülünçlük de irdelenecektir. Tarihin külyutmaz mahkemesi, bu arada, edinmek istediği bütün dış ve şekilsel görünüşlere ve tutumlara rağmen, bugünkü iktidarın, çok eski geleneklere dayandığını, onlardan sıyrılamadığını, İttihat-Terakki ve Cumhuriyet dönemleri iktidarının ve resmi ideolojisinin, sadece, bir yeni halkası olduğunu da ortaya koyacaktır. Ve tarihin mahkemesinin, kimin suçlu kimin suçsuz olduğuna ilişkin son kararında, "Nâzım'ın ve daha birçok insanın dirisine rahat verilmedi, ölüsü rahat bırakılsın" cümlesi, büyük bir olasılıkla yer alacaktır.