Eylül 2005 Milliyet Sanat
![]()
"Pontus Kültürü" adlı araştırma kitabıyla tanınan Ömer Asan, ilk öykü kitabı "Niko'nun Kemençesi"nde mübadele dönemi ve sonrasında Karadeniz'de yaşananlar, yerinden yurdundan sürgün edilme olgusu ve bunun hem Türk hem Rum bireyler üzerinde yarattığı travmaları anlatıyor.
KARADENİZ'i nasıl bilirsiniz? Sadece hırçın denizi, güzel yaylaları, yemyeşil ormanları, canlı horonu ve candan insanlarıyla mı? Her ne kadar Karadenizdenince ilk aklımıza gelenler bunlar olsa da, sahip olduğu tarihi ve kültürel birikimin güzellikler kadar acılar, özlemler, ayrılıklar da barındırdığını bilmez değiliz. Ömer Asan da Karadeniz'i bu çok yönlülüğü içinde gören ve Karadeniz'de yaşamış halkların kültürüne duyarlı davranan yazarlardan biri.
"Niko'nun Kemençesi", Ömer Asan'ın ilk öykü kitabı. Yazarı, Karadeniz hakkında yazdığı bir yazıyla aldığı Abdi İpekçi Ödülü ve ailesinin evde Rumca konuşmasından yola çıkarak yazdığı "Pontus Kültürü" adlı sosyolojik araştırma kitabıyla tanıyorduk. Bu kitap ve açıklamaları üzerine özellikle milliyetçi kanattan büyük tepkiler de alan, hatta neredeyse "hain" ilan edilen yazar, bu defa da öykülerinde toplumsal sorunlardan kopmamış. Özelde mübadele dönemi ve sonrasında Karadeniz'de yaşananlar, halkların kardeşçe yaşarken birbirlerine düşürülmeye çalışması, yerinden yurdundan sürgün edilme olgusu ve bunun hem Türk hem Rum bireyler üzerinde yarattığı travmalar, boşluklar kitaptaki çoğu öyküde işleniyor. Lakin yazarın salt bunlara değindiğini de söyleyemeyiz zira bu öykülerde kent insanının görünen modern yüzünün altındaki ilkelliği, yalnızlaştırılması, arayışları, kendi kültürünü, tarihini özgürce yaşayamayan bireylere dayatılan kimliksizlik de işleniyor.
Kitaba adını veren "Niko'nun Kemençesi" öyküsünde; kemençenin Yunanistan'a gidişinin izini süren anlatıcı, mübadele döneminde Trabzon'dan sürülmüş ve sadece kemençesini koynunda götürmüş olan Niko'yu bulduğunda işin sırrını çözerken, yazar da hem kemençeyi bir metafor olarak kullanıp doğulup büyünen topraklara duyulan özlemi ve nereye gidilirse gidilsin bu özlemin ve sevginin taşınacağını. Bir yandan da Niko'nun ağzından bize mübadele acılarını aktarıyor, siyasi bir yanlış olduğuna vurgu yapıyor. Niko'nun son sözleri tüm özlem ve acıların bir ifadesi sanki: "Evlat, Trabzon'un herhangi bir yaylasında veya yayla yolunda, ağaç kabuğundan yapılmış şilonlardan akan o buz gibi soğuk sulardan içerken bizleri, yani eski yurttaşlarınızı unutmayın, olur mu?".
"Gracia's Alavita" öyküsündeyse yazar, kurgusal bir anlatımla insanın evrimini ele alırken bugünün dünyasına geçiyor ve küreselleşme düşüncesini, binlerce yıldır taşınıp geliştirilen, onurla savunulan dil kültürünün yok edilmeye çalışılmasını eleştiriyor. Anlatımın temel kişisi olan bir Rum ekseninde, dili, kültürü yasaklanarak kimliksizleştirilmeye çalışılan bireyin kendine dayatılanları sorgulaması, en doğal hakkını kullandığı takdirde "hain" ilan edilmesi karşısındaki duyguları da var öyküde. Dikkat çeken bir vurgu da ilkel insan ve hayvanlar dahi kendi türünü öldürmezken modern insanın bunu rahatlıkla yapmasına yönelik değerlendirmeler: "Ama bir insanın bir başka insanı öldürüşünü hiç anlamıyordu. Üstelik birbirlerinin etlerini de yemiyorlardı. Oysa bir aslanın bir başka aslanı, bir domuzun bir başka domuzu, bir eşeğin bir başka eşeği öldürüşüne hiç tanık olmamıştı. Olmuşsa bile bunda mutlaka bir insanın parmağı vardı. Bunun canlılar arası yazısız bir anlaşma olduğuna karar vermişti.".
Öykü ve romanlarda, köykent ikileminden çok kent temasının tercih edildiği, kırsaldan, taşradan neredeyse tamamen kopulduğu günümüz edebiyatı düşünüldüğünde Asan'ın tercihi iki olguyu da bir potada toplamak olmuş diyebiliriz. Karadeniz insanını işlerkense sadece Rum kimliği açısından ele almadığını, Türklerin yaşamını da betimlediğini atlamayalım. Özellikle mübadele konusunda, "Hey Gidi" öyküsünde bu görülürken, farklı öykülerde de Türkler ve Rumların ortak, kardeşçe yaşamından kesitler sunmuş bize yazar. Lakin "Yıl 2050", "Öykü Kokusu" ve "Olmuyor Olmuyor Olmuyor" gibi diğer öykülere ve anlatım zenginliğine oranla daha eksik ve yavan öykülerin de kitapta yer aldığını belirtmeden geçmeyelim.
Hakkında çok şey söylenen ve söyleniyor olan Ömer Asan'ın edebiyat alanındaki duruşu ve yeteneğini görmek için bu kitabı okuyanlar da mutlaka olacaktır, bizse öykülerin okunmaya değer olduğunu ve bu ilk denemenin ardından gelecek kitaplarında yazarı daha başarılı görmeyi umduğumuzu belirtelim.