68’liler Vakfı’nın 12 Eylül 2000’de açıkladığı istatistiklere göre son yirmi yılda 1.650.000 yurttaşımız gözaltına alınmış, sorgulanmış, tutuklanmış, hüküm giymiş, işkence görmüş, gözaltında kaybolmuşlar. Bu İNSANLARIN birçoğu yıllar sonra bedensel veya zihinsel olarak tahrip olmuş bir şekilde, neredeyse özürlü sayılabilecek bir kategoride yer almaktadırlar.
Bu sevgili yurttaşlarımızın suçu neydi diye bugüne kadar kimse sormadı. Bunların yüzde onunu terörist saysak 150.000 kişi eder ki, bu sayı değil Türkiye’yi dünyayı yerinden oynatmaya yeter. Yine de öyle varsayalım; geriye 1.5 milyon (bir aile beş fertten oluşmakta, dolayısıyla 7.5 milyon yurttaşımızın mağduriyeti söz konusu) yurttaşımız kalıyor. Ne yaptı bunlar?
Bu insanlar yolsuzluğa, hırsızlığa, hortumculuğa, sömürüye, yoksulluğa yani bir zamanlar Ecevit’in sık sık dile getirdiği bozuk düzene, anti demokratik uygulamalara güzel bir ülke düşleyerek şu yada bu şekilde karşı çıktıkları için cezalandırıldılar. Bu da yetmedi halkın vicdanında “Vatan Hainleri” olarak mahkum edilmeye çalışıldılar. Bu kadar vatan hainini bütün dünyadakileri toplasanız bulamazsınız.
Kimdir bu yurttaşlarımız?
Hemen hemen hepsi halkın aydınlatılmasından yana, işçi, memur, öğretmen, öğrenci, işsiz, üstelik çoğu Kemalist sol diye tanımlayabileceğimiz sosyalist insanlardı onlar. İnançları, umutları vardı onların ülkenin aydınlık geleceği için. Onlar bir halkın refahının sağlanmasında en dinamik güçlerdiler. Demokrasinin gerçek savunucularıydılar. Ezip geçtiler onları tüm umutlarıyla birlikte.
Meydan kimlere kaldı?
Son yıllarımıza bir bakalım. Kendine Müslüman, milliyetçi, Atatürkçü, liberal deyip ülke yönetiminde yer alanları bir gözden geçirelim. Kenan Evren, Bülent Ulusu, Turgut Özal, Süleyman Demirel, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Necmettin Erbakan, Bülent Ecevit, Alparslan Türkeş, Devlet Bahçeli, Deniz Baykal. Bunlar son yirmi yılımızı yönetenler, yönlendirenler ve kaybettirenlerdir. “İş adamları” güruhunu saymıyorum, onlar da “çağdaş demokrasi”nin, sömürülerine artık bir engel teşkil etmeyeceğini anladıkları anda, bir zamanlar düşman/hain ilan ettikleri 1,5 milyon insanın kullandığı sloganları kullanmaya, yani insan hakları ve demokrasi savunuculuğuna soyunmaya başladılar. Hem de en önlerdeler (Suçluluk psikozu mu, nedir?).
Nereye geldik?
Herkesin malumu aslında. Biraz okuryazar ve olayları izleme yeteneği olan kimse günümüzü kolayca tahlil edebiliyor. İşte size 1.5 milyon insanın karşı çıktığı ve son yirmi yılın yöneticilerinin yönettiği ülkenin durumu: 120 milyar dolar dış borç. Bir o kadar iç borç. Enerji kaynakları olmayan ve bu alanda dışa bağımlı bir ülke. Siyasi iradesini kaybeden ve dış güçlerin (AB ve Amerika) güdümünde olan bir iktidar. Yoksulluk sınırında olan 30 milyon yurttaşımız. 10 milyon işsiz. Hortlayan köktendinci siyasi akımlar ve terör örgütleri. Hukuk ve yasaların yerini alan milliyetçi çek senet çeteleri. Adı konulamayan bir savaşta kaybettiğimiz binlerce insanımız ve milyarlarca dolarımız. Küreselleşme adı altında yok etmeye çalıştığımız maddi ve manevi kültür varlıklarımız. Bir köyde ihtiyar heyetine aza bile seçilemeyecek kadar yeteneksiz yüzlerce temsilcimiz. Bunun sonucunda sürekli kriz yaşayan ve ekonomisi iflas eden bir devlet.
Halkımız ne durumda?
Koyun sürülerinin keçileri kıskandığı, büyüklerimiz tarafından hep söylenegelir. Çünkü koyunlar kafalarını kaldırmaya tenezzül etmeden salındıkları çayırlarda otlayıp, önlerine konulanı yerlerken, bulunduğu yeri beğenmeyen anarşist keçiler kafaları dik, olmadık tepelere, kayalıklara, dağlara tırmanarak yeni ve heyecan verici yiyecekler ararlar. Bazen bulundukları ortama zarar verseler de et, süt ve yün verdikleri için sahipleri onlara katlanır, onları beslerler. Yani hiç bir zaman ihanetle, nankörlükle suçlanmazlar. Hatta yavrulamaları sahipleri tarafından dört gözle beklenir.