YOK OLUYORUZ; YA SİZ?

[Kafkasya Yazıları Dergisi’nde yayımlanmıştır.]

Ömer Asan

Müthiş sorunlarla boğuşmaktayız. Üst üste koyulduğunda bu sorunlarla başa çıkamayacakmışız gibi görülüyor. Yüzyılların boşa harcanması mı desek, öngörüden yoksun ve silsile yoluyla iktidara geçen yöneticilerin beceriksizliği mi desek, ne dersek diyelim, dünyanın en güzel ve yaşamaya en elverişli coğrafyası milyonlarca –ölen, yaşayan, yaşayacak olan- insanlara dar edildi. İstediğimiz kadar bağıralım, öfkelenelim, sövelim, kin besleyelim, böylesi duygusallıkların geleceğe hiç bir yararı olmayacak.

Başkaları, dünyanın -en sorunlu değilse bile- en önemli coğrafyasında yaşadığımızı söylüyorlar. Galiba bunun farkına geç de olsa vardık. Vardık da ne oluyor? Bu coğrafyada yaşayan halkın tarihe karşı sorumluluğu daha da artıyor. Artıyor da ne oluyor? Günlük sorunlarıyla uğraşan halkımızın kafasını kaldırmaya gücü yok.

İnsanlık olarak az şeyler üretmedik. Kendi hakkımızı da yedirmeyelim; nice düşün adamları, filozoflar geldi geçti bu önemli coğrafyamızdan. Malumunuzdur, tek tek saymaya gerek yok isimlerini. Öngörüleri vardı onların, ama uygulayıcıları değillerdi düşüncelerinin, olamazlardı zaten. Çünkü onları düşünceleriyle birlikte törensiz gömdük; kimi zaman bilerek, bazen da bilmeyerek. Önem ölçütü bizi eğlendirdikleri kadardır. Onlardan yine onlar gibiler söz etti bazen, tekrarladılar çok önceden söylenenleri her türlü değerbilmezliği göze alarak.

Düşünenlerin en başarılıları yok oluş sürecini kısaltmayı tasarlayabilenlerdir. Onlar başkaları değildirler. Biziz onlar. Başarıyoruz; binlerce yıldan beridir yarattığımız tüm değerleri yok etme sürecini şaşılacak bir beceriyle kısaltıyoruz. Niçin mi? Öncekilerimizle düşünsel bağlarımız koptu/koparıldı.

İlkel insanlardık. İlk elimize aldığımız her neyse bize uğurlu gelmedi. Vurduk, kırdık, yok ettik. Tarihimizin bize kazandırdığı en güçlü kültürdür yok etme kültürü. Her ne kadar üretmek için aletler ürettiysek de, onları yine yok etmekte kullandık. Koskoca dünyayı küçülte küçülte neredeyse cebimize sokacak hale getirdik. Büyüdüğümüzü sandığımızda ne kadar küçüldüğümüzü gördük. Kendi kendimize dolayısıyla tarihimize karşı nankörlük mü yapıyoruz acaba diye hiç sormadık.

Uzatmayalım, kimilerinin etnik dediği ve aslında edebildiğimiz her şey anlamına gelen kültürel kimliklerimizdir söz konum. Ancak konumu yaşadığım coğrafyayla sınırlı tutmayacağım. Başkalarıyla aynı kaderi paylaşmakta olduğumuz bir zaman diliminde yaşıyor olmak sınırlarımı genişletiyor.

Yok oluyoruz; ya siz?

İlk önce doğum ve yaşam ortamımızdan (habitat) koparıldık. Zorla değil, ustaca. Tarih öyle emrediyor dediler. “Emir demiri keser.” Başkalarının arasında sudan çıkmış balık gibiydik başlarda. Yeni bir hava, yeni bir yaşam. Sonra bu yeni yaşam tarzını öğrettiler bize, ister miyiz, istemez miyiz diye sormadan. Uysa da uymasa da yeni yaşam biçimime alıştık. Başkalarının da bizim gibi becerikli olduğuna tanık olduk.

İnsanlarıbalık gibi boğamadıklarını, balık olmadığımızı öğrendik. Meğer yüzyıllardır böyleymiş, oradan oraya savrulmuşuz, bazen kovulmuş, sayısız yurtlar edinmiş, binlerce dil konuşan, binlerce edebilecek şeyleri olan bir canlı türü oluşturmuşuz. Yaşamın her biçimiyle dalgamızı geçmişiz tarih boyunca. Gözlerimiz arkada kalmadan ölene kadar şarkılar söylemiş, danslar etmiş, kendi yarattığımız tanrılara içten bir pazarlıkla tapınmış, işe yaramayanlarını değiştirerek “dünyanın tek hakimi benim” sloganını bugüne kadar taşımışız. Taşımışız da, farkına varmadan bizim gibilerden kendimize hakim egemenler yaratmışız. Peki, hakimiyeti kayıtsız şartsız bu egemenlere niçin verdik? (Verdik mi ki?) Bizsiz egemenlik ilan edemeyecek olan bu insanlara gereğinden fazla sorumluluk vererek kendi kimlik egemenliğimizi tehlikeye attık. Elimizde kala kala -egemeni olmasak da- kırık dökük bir kimliğimiz kaldı. Kimilerinin ulusal, etnik, kültürel, tarihsel, sosyal, bireysel olarak nitelediği kimliklerimiz bu haliyle bile potansiyel bir tehlike olarak görülmektedirler. Yaşam ortamı sürekli değişen ve çoğunlukla yok olmakta olan bu “kimlikler”i acaba başka ne gibi maceralar beklemektedir?

Ulus Kimliği

 

Son yıllarda Türkiye’de etnik konularda pek çok kitap yayımlanmaya başladı. Gelişmekte olan demokrasi kültürümüzle birlikte birçok aydın, yazar, araştırmacı, kendilerine uyguladıkları otosansürü kaldırmakta, tabu olan konularda –en azından- yazabilmektedirler. 2000 yılına girdiğimiz şu günlerde özlenen ülke, çokkültürlülüğün özgürce sergilenebildiği bir Türkiye, dolayısıyla içinde yer alınması düşünülen Avrupa Birliği’dir.

Çok değil, bundan dört yıl önce yayımlandı Pontos Kültürü. Yayınlandığından bir süre sonra beklenen oldu; “Pontos Devleti kurmak istiyorlar!” Gülüp geçemedim, çünkü bu tez ülkenin yetkili ağızları tarafından ciddi ciddi birkaç kez dile getirildi. Konu birçok üst düzey resmi toplantıda söz konusu edilerek tartışmaya açıldı. Her ne kadar çalışmamda böylesi bir ard niyet aranacağını belirtmişsem de, bu boyutlara ulaşacağını düşünemedim. Böylesi bir boyuta ulaşmasının nedenleri olarak, Karadeniz’in birkaç yerinde başlayan terör olayları ve Yunanistan’la siyasal çatışmalarımız gösterilebilir. Nitekim üretilen komplo teorilerinin içeriği, terör ve Yunanistan malzemeleri ile doldurulmuştu.

Karadeniz’de terör olaylarının boy göstermesiyle ortaya atılan “Yeni Pontos Sorunu” bilgisizliğin bir ürünü, bilim dışı bir tanımlamadır. Yani, Karadeniz’de başlayan terör, tarihin raflarında küflenmeye yüz tutan eski bir siyasi sorunla ilişkilendirilmiştir. Üretilen senaryolar ve komplo teorileri incelendiğinde görülecektir ki, işin içinde korku, kolaycılık ve acelecilik vardır.

Türkiye, son yıllarda, özellikle son yirmi yılda yaşadığı toplumsal sorunlarla, hem kendi hem de dünya gündemini sürekli meşgul eder hale gelmiştir. Önce Avrupa’ya, sonra gelişen ve değişen dünyaya entegrasyon sorunu, Türkiye’yi yıllardır tartışılmadan saklanmış, tartışılmasından sakınılmış birçok konuyu öne almak zorunda bırakmaktadır. Boşa giden bunca yıllardan sonra Türkiye, yıllardır saklı tuttuğu bu konularla isteksizce de olsa yüzleşmektedir. Ancak, bu süre yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Bunu, Avrupa’nın göbeğinde katledilen Boşnakların ve Arnavutların, Kafkasya’da soykırıma uğratılmak istenen Çeçenlerin başına gelenlere bakarak anlayabiliriz. “Çağdaş Dünya”nın herkesçe bilinen katliamlara seyirci kalmasını –acımasız siyasi kararları bir kenarda tutalım- tarihle zamanında yüzleşememenin bir sonucudur, diye yorumlarsak pek de haksız sayılmayız herhalde.

Sorun, aslında ulusal kimliğin tanımlanmasından kaynaklanıyor. Ancak bu sorun da yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Bugün herhangi bir devletin “kimlik” sorununu tam anlamıyla çözebildiğini görebilmiş değiliz. Bir takım uzlaşmalarla artık sorun olmaktan çıkarılmış örnekler verilebilse de, konu daha uzun yıllar tartışmaya açık kalacaktır. Çünkü yalnızca ulus sözcüğünün tanımlanması bile tanımlayanlar kadar çeşitlilik arz etmektedir. Örneğin, kimilerine göre ulus/millet, tarihi kökleri olan bir soyun devamıdır ve kendine göre gelenekleri ve kültürü vardır. Bazılarına göreyse aynı dili, aynı dini paylaşan topluluklar ulustur ve onların da tarihsel bağları vardır. Bir görüşe göreyse, aynı coğrafyada, farklı dilleri ve dinleri olsa bile uzun süredir bir arada yaşayanlara da pekâlâ ulus denilebilir.

Görüleceği üzere ulus sözcüğünü tanımlayan ana öğe tarihi birlikteliktir. Yani belirli sınırlar içerisinde yaşayan insanlar bir arada yaşayabilmek ve birlikteliklerini/ kendilerini koruyabilmek için bir kimlik seçmektedirler. Ancak bu yetmemekte, tarihçilerine de seçilen kimliğe uygun bir tarih uydurma görevi vermektedirler. Şüphesiz, uydurulan tarih, bir yalanlar silsilesi değil, bilinen tarihin işe yarar kısımlarının bir araya getirilerek resmileştirilmesidir. Burada belki itiraf edilmelidir ki, aslında tüm ulusların böylesi tarihlere ihtiyacı vardır. Ya gelecekte?

Unutmayalım ki artık uzayda yeni yerleşim yerleri aramaktayız. Eğer oralarda da sınırlar çizilecekse kolay, ulusal tarihlerimizi yanlarında götürürler -umarım Türkiye ile Yunanistan yine yan yana düşmezler-. Yok, insanlık tarihini taşıyacaklarsa, bilim adamlarımızın bir an önce uluslar üstü bir tarih yazımına başlamaları gerekmektedir. Aslında bugün ihtiyaç duyduğumuz tarih budur.

Bugün geniş coğrafyalarda belirli sınırlar içinde kendi seçtikleri ya da sahip oldukları ulusal kimlikleriyle birlikte yaşayan insanların resmi dilleri, dinleri ve kültürleri vardır. Öyle ya da böyle asgari müştereklerde uzlaşılmıştır. Gelinen yer, bütünlüğün korunabilmesi ve barış içinde bir arada yaşanabilmesi için toplulukların veya o coğrafyadaki halkın vardığı bir siyasi uzlaşma noktasıdır. Tersi durumda, yani herkes kendi dilini, dinini, tarihini ve geleneklerini ulusal-siyasal bir bilinç olarak dayattığında, o halk veya topluluklar yönetilemez oluyor. Ayrıca tarih, her etnik(?) gruba (kendilerine göre dili, kültürü olan) ulus olma, devlet kurma hakkı da vermemiştir. Süreç bir güçler dengesi, siyasi mücadeleler ve uzlaşmalar silsilesi olarak devam etmiştir/etmektedir. Doğal olarak Pontos gerçeği de bu süreçten payına düşeni almıştır. Bu açıdan baktığımızda bugün tarihin bizi getirdiği bu noktayı geriye döndürmek istemenin olanaksızlığı açıktır. Olanaksızdan da öte bir şeydir. Öyle bir noktaya gelmişiz ki, bırakın artık günümüzde sınırlarla oynamayı/değiştirmeyi, sınırlar kaldırılmakta, sınırsız bir yaşamın olanakları zorlanmaktadır. Geçmişle hesaplaşmalarını tamamlayamamış bir takım insanların eskinin bir yerinde takılıp kalmaları, oradan hareketle siyasi varyasyonlar üretip ham hayallere kapılmaları, umutla geleceğe bakmak isteyen insanları artık ilgilendirmiyor/ilgilendirmemelidir.

Ulus/ulusallık bir siyasal birliktir ve yapışkanı inanç unsurudur. Ulusu, siyasal olarak örgütlenmemiş olan etnik gruplardan ayırt edebiliyoruz. Daha doğrusu henüz bir devlet örgütü kuramamış halklar etnik gruplar olarak tanımlanıyor. Buna rağmen birçok etnik grup bir araya gelip ulusallaşabiliyor ve tek bir devletle kendilerini ifade edebiliyorlar. Son iki yüz yılın bir tanımı olan bu ulus kavramını bize tarih öğretti; kabul. Ulusal/milli bir siyasal birliğin oluşmasında ve ona uygun bir kimliğin edinilmesinde gönüllülük ve gönülsüzlük etkenini tarihçiler tartışıyor; izliyoruz. Avrupa’da, Asya’da, Ortadoğu’da ve Afrika’daki çatışma boyutlarına da tanık oluyoruz; üzülüyoruz.

Etnik Kültürler Fobisi

 

Bugüne kadar birçok bilim adamının “Türkiye’nin bütünlüğünü zedeler”, gerekçesiyle cesaret edemediği Etnik Sosyoloji çalışmaları açığı üzücüdür ki genellikle yabancı bilim adamlarının yaptığı çalışmalardan çevirilerle kapatılmaya çalışılmıştır. Oysa üniversitelerimizde bu alanda birçok kürsü bulunmakta ama bilinen korkular yüzünden, ülkeyi doğru yönetmek için ihtiyaç duyulan bilgileri edinmeye yönelik araştırmalar yapılamamaktadır. Anlaşılabileceği gibi sorun bilim adamı yetersizliği değil, etnik kültürler fobisidir. Bu fobi bazen paranoya düzeyine çıkmakta ve kimi zaman yabancı araştırmacılara ve politikacılara eğlence konusu olmaktadır.

Sözünü ettiğimiz Etnik Sosyoloji konusunun Türkiye’deki –yurtseverliklerinden şüphe duymadığımız- resmi ve gayri resmi çevrelerce korku ve de kaygıyla izlendiği bir sır değildir. Buna karşılık yanılma payımızı da hesaba katarak şu tezi öne sürebiliriz: Korkunun ve kaygıların kaynağı bilgisizliktir. Bu durumun ürettiği sonuçları şöyle tarif edebiliriz; önünü görememe, buna bağlı olarak alınan yanlış siyasal kararlar ve bunun sonucunda yaratılan siyasal karşıtların tehlikeli gruplar olarak görülmesi. Bu sonuç yalnızca etnik konularda değil, eğitim, enerji, madencilik, çevre gibi birçok alanda karşımıza çıkabilmektedir.

Biz kendi alanımıza dönelim.

Birleşmiş Milletler, Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) 23.11.1972 tarihli genel konferansının on yedinci oturumunda: “Kültürel ve doğal mirasın parçalarının korunmasının bütün uluslararası camianın görevi olduğu ve bu nedenle muhafazasının gerektiği” özelinde bir mutabakatın sağlandığını, Türkiye’nin de bu mutabakatın altında imzası olduğunu, biliyoruz. “Bu sözleşmede taraf olan devletler (...) topraklarında bulunan kültürel ve doğal mirasın saptanması, korunması, muhafazası, teşhiri ve gelecek kuşaklara iletilmesinin sağlanması görevinin öncelikle kendisine ait olduğunu kabul eder.” UNESCO’nun, alınan kararları izlemek, yerine getirmek ve gerektiğinde sunulan projeleri finanse etmek için komiteler, konseyler, birlikler ve temsilcilikler oluşturduğu ve bu organizasyonlarda Türkiye’nin de kimi zaman aktif olarak  yer aldığını gözlemledik. Ancak, ülkemizin yetiştirdiği en önemli Etnik Kültür/Etnik Sosyoloji/Halk Bilim araştırmacısı Pertev Naili Boratav’a nasıl davranıldığını da biliyoruz; bu davranış/lar yüzünden “etnik” sözcüğünün önyargısız insanlarda bile yarattığı korkuyu da.

Etnologlar, sosyologlar, tarihçiler, siyaset bilimciler ve benzeri bilim dallarının temsilcileri söz konusu “etnik kimlik” olduğunda doğal olarak farklı tarifler yapmaktadırlar. Sıradan insanlarda “Ben kimim”le başlayan ve “nereden geliyorum”, “nereye gidiyorum”la devam edebilen sorular silsilesi bugüne kadar böylesi sorularla karşılaşmayan insanları sıkıntıya sokup son derece rahatsız edebiliyor. O nedenle, etnik kimlikler ve etnik kültürler üzerine yapılan farklı tariflerin, bu ve benzeri soruların rahatsız edici boyutlarını yumuşatmaya yönelik kaygılar taşıdıkları öne sürülebilir. Ancak, öyle ya da böyle, tarih biz insanları böylesi bir tartışma süreci içerisine sokmuştur.

Peki; işin içinden nasıl çıkacağız?

Aklın yolu çoktur, ama bildiğimiz bir yol var; şimdiye kadar insanlık en çetrefilli soru/n/ların altından -aklın dumura uğradığı savaş hali dışında- nasıl kalkmışsa öyle; konuyu taraflarına, tarafı olmayanlarına tartıştırarak, etnik kültürlerle ilgili bilimsel incelemelere ve araştırmalara öncelik verip ülkemizde eksikliği artık hissedilen bu alana araştırmacıları yönelterek.

Önümüzdeki yüzyılın temel tartışma konusu olacağı öngörülen etnik kültürler ülkemiz için henüz ham bir konudur. Hamlığı bir yana, tartışılmasının yarattığı ve yaratacağı sıkıntılar nedeniyle tartışmacıların doğru anlaşılma sorunları hep var olacaktır. Bunun en temel nedeni Türkiye’nin çeşitli etnik topluluklara sahip olmasıdır. Ancak bu sahiplenmenin siyasal ve sosyolojik içeriği farklıdır. Cumhuriyet Türkiye’sinde bugüne kadar yapıl/a/mayan etnik sosyoloji veya kimlik sosyolojisi araştırmaları açığı siyasal iktidarların bu konuda önceden tavır almalarını (?) geciktirmiş, daha da kötüsü etnik toplulukların bilinç düzeyinin gerisinde kalınmış, dünyadaki gelişmeler izlenmekle yetinilmiştir.

Oysa genel olarak etnik topluluklar iletişimin ve teknolojinin de etkisiyle sürekli bölünebilen, yeniden bir araya gelebilen,  ekonomik ve siyasal şartlar doğrultusunda, “birbirine karışma”, “birbirini sindirme”, “bölünme” ya da “hızla çoğalma” süreçlerinden geçerek, yeni toplumsal “sınırlar” tanımlamak suretiyle yeniden örgütlenebilirler.

Etnik kimliğin içine soy, boy, köy, aşiret, il, ilçe yani bölgesel unsurlar da girmektedir. Bu alanlarda belki gönüllülük yoktur ve tarihi birliktelik vardır. Böylesi etnik grupların bağımsız siyasi/ulusal örgütlülükleri olmayabilir ve bir ulusun şemsiyesi altında gönüllü veya gönülsüz varlıklarını sürdürebilirler. Ancak süreç göstermektedir ki, gönüllülük temelinde bir kimlik tercihi gelişmektedir. Öyleyse, ulusal bir süreç yaşayan ve birbirlerinin kimliklerine, kültürlerine ve haklarına saygılı olmak zorunda olan etnik toplulukların bilimsel verilerle tanımlanması ve tanınması gerekmektedir. Hele, Türkiye gibipoliethnikbir yapısı olan bir ülkede sağlıklı bir yönetim için bu olmazsa olmaz bir koşuldur.

Çok usta bir ressamın fırçasından çıkmış bir tablo düşünün; kırk çeşit renkten oluşmuş, yüzyıllarca üzerinde çalışılmış, tuvali sağlam bir tablo. Öyle bir konuma gelinmiş ki artık renklere müdahale edemez, fırçalayamazsınız. Gereksizdir de aynı zamanda. Yani onu öyle kabul etmek zorundasınız. Tersi durumda, her hangi bir renkle oynamak istediğinizde tabloyu bozarsınız. Tablo zamanla solabilir. Ama solacaksa, tüm renkler birlikte solacaktır artık. Bu tablonun adı Türkiye olmalıdır, ressamı da Türkiye halkı.

Tartışılmamış bir konu: Pontos

Türkiye’de başbakanlık yapmış ve aynı zamanda Atatürk’ün baş danışmanı olarak Türk Tarih Kurumu’nun kurucusu ve başkanlığı görevlerinde bulunan Ord. Prof. Şemseddin Günaltay’ın, yine TTK tarafından yayınlanan (1951) Pont Krallığı adlı çalışması cumhuriyet döneminde Pontos üzerine yapılan ilk ve en geniş araştırmadır.

TBMM’de Demokrat Parti Trabzon Milletvekili olarak görev yapmış olan ünlü tarihçi Mahmut Goloğlu ise, Pontos üzerine yaptığı araştırmasını 1973 yılında Anadolu’nun Milli Devleti: Pontos, adı altında yayınlamıştır.

Her iki kitap incelendiğinde görülecektir ki, Pontos sözcüğü bir milletin/ulusun veya etnik grubun adı değildir. Bu nedenle Pontos Milleti/Ulusu diye bir tanımla tarih içerisinde hiç bir zaman yapılmamıştır. Dolayısıyla Pontos adlı bir ırk ve etnik grup yoktur. Pontos sözcüğü Toros, Kapatokya, Trakya, Ege gibi bir bölgenin tarihsel adıdır. Bir farkla; bu isimle tarihte yaklaşık iki yüz yıllık bir krallık hüküm sürmüştür. (Pontos Krallığı: M.Ö (281–63) İşte bugüne kadar tartışılmamış, tarih kitaplarımıza bilgi olsun diye dahi konulmamış konu budur.

Antik yazarlarda Pontos sözcüğü çoğunlukla Karadeniz kıyılarının, özellikle bu kıyı boyunca yer alan kentleri kapsayacak biçimde kullanılmıştır. Daha sonra bu sözcük [Pontos] Karadeniz’in sadece güney kıyılarını anlatacak biçimde [Heretodos, VII,95; Ksenofon, Anabasis, V6, 15, VIII, 1, 1] geçmektedir. Burada Helenistik çağda çeşitli halkları içinde toplayan kentler kurulduğu zaman, önce Kappadokia olarak ya da tam bir anlatımla Pontos kıyısındaki Kappadokia olarak adlandırılmıştır. Bu adlandırılma zamanla kısaltılarak, bu bölgeye sadece “Pontos” adı verilmiştir. Burada kurulan Pontos Krallığı kısa zamanda topraklarını genişletmiştir. Bu nedenle “Pontos”, Pontos Krallığı’nın kapladığı alanların temeli olarak görülmek istenmiş ve bilim adamlarınca, Strabon’da (XII, 3) geçen Küçük Armenia ve İç Paflagonia’nın da Pontos’un kapsamına alınması uygun görülmüştür. Bu duruma göre, coğrafi olarak anlatılmak istenirse Pontos, kuzey Küçük Asya’nın kıyı sıra dağlarını, aşağı yukarı Akampsis [bugün Çoruh] Irmağı’nın denize döküldüğü yerden Parthenios [bugün Bartın Çayı] çayına kadar uzanan yerleri ve Küçük Asya yaylalarının kuzey bölümlerini içine almaktadır.

Pontos Krallığı, diadokh savaşlarının sürdüğü bir sırada (İ.Ö. 302/301) Kios’tan [bugün Gemlik] kaçan ve Pers kökenli olan I.Mithritades tarafından kurulmuştur. Mithritades, coğrafyacı Strabon’dan [XII, 562] öğrendiğimize göre, Paflagonya'da Olgassis [Ilgaz] Dağları’nın güney eteklerindeki sarp ve tahkimli bir dağ kalesi olan Kimiata’yı ele geçirmiş ve burada kısa zamanda kudret ve kuvvetini arttırarak İ.Ö. 298’de Halys’in her iki kıyısında topraklarını genişletmiş ve Pontos devletinin kurucusu olmuştur.

Kimi tarihçiler I. Mithritades’in (Ktistes) M.Ö 281’de Pontos Krallığı’nı belirtirler. O nedenle 301-281 tarihleri arası I. Mithritades’in Paflagonya dağlarına sığındığı bir zaman dilimi olarak genel kabul görmektedir.

Yukarıda adını andığımız iki kitap ve daha dar bir alan çalışması olan Pontos Kültürü adlı çalışmam incelendiğinde görülecektir ki, bugün aklıevvel ırkçı Yunanlılarca ve Türkiye’deki izdüşümcülerince yaygarası yapılan Pontos Meselesi’yle Pontos Kültürü’nün birbirleriyle hiç bir ilgisi yoktur.

 

 Günümüzde Pontoslular

Cumhuriyet öncesi tehçir ve sonrası mubadele yoluyla Karadeniz’i terk etmek zorunda kalan ve Rumlar olarak tarif ettiğimiz eski yurttaşlarımız bugün kendilerini “Pontoslular” olarak tanımlamaktadırlar. Yunanlılar da bu yeni yurttaşlarını aynı anlama gelen “Pontoi” sözcüğüyle tanımlamaktadırlar. Bugün Pontosluların Yunan nüfusu içindeki oranı %15, yani 1.5 milyon olarak tahmin edilmektedir.

Yine Osmanlının son dönemlerinde tehçir ve anavatanlarında yaşama ortamını kaybetmelerinden dolayı Kafkasya’ya sürülen/göç eden Pontosluların, bugün çeşitli ülkelerde olmak üzere (Gürcistan, Abhazya, Kırkızistan, Özbekistan, Kırım ve Rusya) yaklaşık toplam 500.000 kişi oldukları tahmin edilmektedir.

Ayrıca Amerika, Almanya, Kanada ve Avustralya’da bir arada yaşayan ve kendilerini Pontos Diasporası olarak tanımlayan gruplar vardır.

Türkiye de ise kendisini Pontoslu olarak tanımlayan herhangi bir etnik grup olmamakla birlikte, Yunanistan’da, Kafkasya’da ve dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan Pontoslularla aynı dili konuşan, benzer gelenekleri hala sürdüren bir grup mevcuttur. Bu grup, Eski Elence’nin Pontos diyaleği olan ve yöre halkının Rumca olarak adlandırdığı bir dili halen konuşmaktadır. Trabzon’da 50’nin üzerinde köyde ve beş ilçede konuşulmakta olan bu dil, henüz Türkiye’de bilimsel olarak araştırma konusu edilmemiştir. Bu kitapta yapılan çalışma ise, dilin varlığını tespit etme ve yaşayan bir dil olduğunu kanıtlamaya yöneliktir. Yine bu grup üzerine yaptığım ve kimlikleriyle ilgili ipuçları veren sorulu yanıtlı bir çalışmamı ana başlıklarıyla sunmak istiyorum.

Yunanistan’daki araştırma çalışmaları esnasında yukarıdaki tespitlerimin benzerlerini bir başka Pontoslu grubu sorgularken elde etmiştim. Bu grup, mübadele sırasında Bafra’dan göç eden, ana dilleri Türkçe olan ve bugün bile kendi aralarında Türkçe konuşabilmekte olan halktır. Sorulu yanıtlı diyaloglarımızın sonuçları ana başlıklarıyla şöyledir.

Yunanistan’da yaşayan Bafralılarla Türkiye’de yaşayan ve Rumca konuşanlar arasındaki en belirleyici fark din unsurudur. Türkiye’de Rumca konuşan Karadenizliler Müslüman, Yunanistan’da Türkçe konuşan Karadenizliler Hıristiyandırlar.

Pontosluların dinsel geçmişi başkalarının olduğu gibi kendilerinin de merak konusudur. Trabzon’un ve dolayısıyla Karadeniz’in fethinden sonra bölgede başlayan İslamlaşma süreci sonunda ilginç dinsel gruplar oluşmuştur. Türkçe konuşan ama Grek alfabesiyle yazan ve okuyan Hıristiyanlar olduğu gibi, Rumca konuşan ve Grek alfabesi kullanan Rumlar varlıklarını koruyabilmişlerdir. Bunun yanında Rumca konuşan ancak Müslümanlaşan ve Arap alfabesi kullanan gruplar meydana geldi. Hatta tarihin bir döneminde Gizli Hıristiyan (17. ve 18. yy) gruplarının olduğu bir gerçektir. Bir başka gerçek de,  Müslüman olmalarına rağmen Hıristiyanlık öncesine kadar uzanan eski dillerini ve geleneklerini terk etmeyen grupların varlığıdır. 1908 yılında Of’ta kaymakam vekilliği ve Trabzon’da maiet memurluğu yapan ve daha sonraları TBMM 2. Devre Milletvekili olarak görev yapan A. Faik Hurşit Günday, Hayat ve Hatıralarım adlı kitabında,  Trabzon’daki gizli Hıristiyanlarla ilgili şu bilgiyi vermektedir: “Meşrutiyetin ilanını müteakip Yomra, Maçka, Tonya Şarlı nahiyelerinde müslümanların tanassur etmeye başladıkları görüldü. Hatta bu yüzden birçok köylerde vukuatlar olmakta idi. Mesela ölen bir adamın cenazesini defnetmek için Rum Ortodokslar o adamın Ortodoks olduğunu, Müslümanlar da Müslüman olduğunu iddia ediyor ve her biri ölüyü kendisinin gömeceğini ileri sürüyordu. Hükümetçe yapılan tahkikatta bazen Ortodokslara, bazen da Müslümanlara veriliyor ve bazen da mesele hal edilemediği için hükümet tarafından defnediliyordu. Bu adamların ellerindeki nüfus tezkerelerinde Müslüman oldukları ve Müslüman ismi yazılı olduğu ve babasının da Müslüman olduğu görülüyordu. Buna rağmen kendileri Ortodoks olduklarını ve isimlerinin Yani ve Niko gibi Rum isimleri olduğunu ve gizli din taşıdıklarını söylüyorlardı. Kendileri Osman Paşa Müslüman’ı olduklarını ve meşrutiyete kadar babaları ve kendileri ve aileleri efradı gizli Ortodoks dinini ve zahirende Müslüman gözükmek suretiyle Ortodoksluklarını muhafaza ettiklerini söylüyorlardı. Haznedarzade ailesinin 1260 tarihindeki son valisi Osman paşa tarafından yukarıda ismi geçen nahiyelerdeki Rum Ortodoksları cebren Müslüman yapılmış olduğu için meşrutiyetin ilanıyla başlayan irtidat keyfiyetinin hakikati anlaşılmıştı. Bu hadise karşısında mezkûr nahiyelerde ve bilhassa irtidadın vuku bulduğu köylerde tahkikat yapıldı. Oralarda köy mektep hocası bile yok,  cami yok, İslamiyet’i halka telkin edecek en iptidai bir müessesenin yok olduğu görüldü. (21)”

Tarih böylesi olaylara ve toplumsal gerçeklere başka coğrafyalarda da tanıklık etmektedir. Örneğin: İspanya Müslümanları:

“İspanya Müslümanları, 1492’de Granada’nın Hıristiyanlar tarafından ele geçirilmesiyle zorla dinlerinden döndürüldüler ama bu onların 16. yüzyıl boyunca, hatta daha sonraya kadar güçlü kalan ayrı kültürlerini silemedi. Moriscolar kendi dinlerinin gereklerini gizli gizli sürdürdüler, Cuma günleri tatil yaptılar, Ramazan boyunca oruç tuttular ama bunlara rağmen karnaval sırasında Hıristiyanlar gibi esanslı sular ve portakallar atarak sokaklarda koşuştular. Onların kendi kutlu kişileri, fakir’leri ve Kuran’dan ayetlerle bezenmiş nazarlıkları vardı. Arapça yazmaları, okumaları ve konuşmaları yasaklanmıştı ama bu onları durduramadı ve İspanyolcaları belirgin derecede değişik bir İspanyolcaydı. Dini nedenlerden, Hıristiyanlardan çok daha fazla yıkanıyor ve kadınları hala peçe veya yaşmak takıyordu. Ruhban sınıfın suçlamalarına rağmen zambra dansını yapmaya devam ettiler.”  (Peter Burke s.64-65)

Halk Kültürü ve Dil

Geleneksel halk kültürüne yönelik araştırmalar Avrupa’da 18. Yüzyılın sonlarında başlamıştır.  Bizde ise ilk ciddi çalışmalar 20. yüzyılın ürünleridirler. İnsan kaybettiğini arar, önermesinden yola çıkarsak, Avrupalıların halk kültürü araştırmalarına yönelmesinin nedeninin kaybedilenlerin erken (mi!) hissedilmesidir diyebiliriz.

Kentleşme sürecini bizden on yıllarca önce yaşayan Avrupalı araştırmacılar 18. yüzyıldan itibaren köylere dağılmaya, köylülerden, zanaatkârlardan, çobanlardan, köylü ozanlardan şarkılar, bilgiler derlemeye başladılar. Bunun nedeni halk kültürlerinin dünyanın her köşesinde kırsal geleneklerden doğmasıdır.

1800’de, Avrupa’da zanaatkâr ve köylüler genellikle, ulusal bilinçten çok bölgesel bilince sahipti. Araştırmacı Peter Burke, Yeni Çağ Başında Avrupa Halk Kültürü adlı kitabında “ulus” fikrinin 1800’lü yıllarda halkı tanımlamaya çalışan aydınlardan geldiğini ve bu fikri halka empoze ettiklerini söylemektedir; Burke, “Walter Scott, Minstrelsy of the Scottish Border (“İskoç Sınırlarında Ozanlık”) adlı derlemesini, İskoç davranış ve karakterinin “kendine özgü yönlerini” göstermek için yaptığını” söyleyerek, “Geniş bir alanda halk kültürünün keşfi, yabancı bir yönetim altında geleneksel kültürlerini yaşatmak için örgütlü girişimler olarak, ‘ulusalcı’ hareketler içinde yer alıyordu.” saptamasını yapıyor.

Bugünkü Britanya kıtasında eski zanaatkârlar ve köylüler yoktur. Dolayısıyla geleneksel halk kültürü yerini kimilerince “modern” ve “çağdaş” olarak tanımlanan, ancak bilimsel bir tanımlaması olmayan yeni bir kültüre bırakmıştır. Koca adada konuşulan tek resmi dil İngilizcedir.

17 milyon nüfuslu İskoçya’nın güneyinde dağlarda yaşayan 2 milyon Kelt kökenli topluluk 11. yüzyılda terk etmek zorunda kaldıkları Kelt dilini 21. yüzyılda ancak birkaç bin kişiyle taşıyabilmiştir. Oysa 3. yüzyılda yaşadığı sanılan ve Kelt Homeros’u olarak adlandırılan Kelt ozanı Ossian veya Oisean Mac Finn,  şiirlerini ana dilinde yani Keltçede yazmıştı. Şimdi Keltler,  bu büyük şairlerini anlayabilmeleri için şiirlerinin İngilizce çevirilerini okumaları gerekmektedir.

Bugün İskoçya’da yine küçük bir azınlık tarafından Kelt dilinde şarkılar söylenmekte, kaset ve CD’ler çıkarılmakta ve üniversitelerde Kelt dili ile ilgili dersler verilmektedir.

İskoçya ve Keltler, yok edilen bir dilin ve kültürünün bir örneğidir. Eğer bugün birkaç bin kişiyle konuşulan Keltçe günümüze kadar ulaşmasaydı, Keltler belki hiç anılmayacak, tarihin acımasızlığı içinde kaybolan bir safya olarak kalacaktı. Ama buna rağmen gelinen nokta üzücüdür. Çünkü yaşayan bir Kelt Kültürü’nden bahsetmek olanaksızdır. Keltler artık meraklı araştırmacıların ve akademisyenlerin inceleme, araştırma ve eğlence alanıdır.

Bugün hangi etnik grup Keltlerle aynı kaderi paylaşmak ister?

Pontos Kültürü adlı çalışmamda yer alan dil bölümü bugün yaşayan konuşucularının yanında benim de ana dilimdir. Ancak bu dil ne benim ne de diğerlerinin resmi iletişim dili değildir. Bugün Trabzon’da, köylerinde (o da yalnızca yaşlılarca) konuşulmakta olan bu dil ve yarattığı kültürün Keltlerle aynı kaderi paylaşacağı muhtemeldir. Kentlerde yaşayıp da bu dili konuşabilenler bir araya geldiklerinde Rumcayı bir eğlence aracı olarak kullanmaktadırlar. Bu durum Yunanistan’daki Pontoslular için de geçerlidir. Çünkü Pontosça, Yunanistan’da da resmi bir iletişim dili değildir. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz; Pontosça, yaşayan diller sınıfından çıkmaktadır. Yani anadilimiz yok olmaktadır.

Anadili ne demektir?

Anadilini ünlü Türk dilbilimci Doğan Kuban şöyle tarif ediyor:  “Anadili başlangıçta anneden ve yakın aile çevresinden, daha sonra da ilişkili bulunulan çevreden öğrenilen, insanın bilinçaltına inen ve bireylerin toplumla en güçlü bağlarını oluşturan dildir. Adından da görüleceği gibi, bu dilin anne’yle ilgisi, küçümsenemeyecek niteliktedir. Normal durumda çocuk, herkesten önce, annesinin ses dizgesini, annesinin konuştuğu dilin ya da lehçenin çeşitli ses özelliklerini kazanır. (Her yönüyle DİL s.81)

Türk Dil Kurumu’nun başuzmanlığını yapan ünlü dil bilimci Agop Dilaçar’a göre “Anadili, onu konuşanın dil bilinci (conscience linguistique) belirttiği gibi, onda, çocukluk çağından başlayarak bir dil duygusu da yaratır. Anadili zevki, genel olarak bilinçaltında bulunan bir duyguya bağlıdır. Kültür felsefesinde, bir toplulukta siyasi varlığın sona ermesinden sonra bile ulusal kültürü sürdüren ve yazarlara göre Diaposon (K. Lamprecht), Kulturseele (o. Spengler), Paideuma (L. Frobenius) vb. şekillerde adlandırılan, topluluğun manevi özüne bağlı mistik bir kuvvetin varlığına inanıldığı gibi, her anadilinde de buna benzer mistik bir kuvvet vardır. (Kaya Türkay, A. Dilaçar s.197)

Bir dil konuşulduğu toplumun tüm özelliklerini taşır;  yani o toplumun tarihi, gelenekleri, davranışları, sanatı, edebiyatı, inançları, konuştuğu dilde saklıdır. Dolayısıyla dil o toplumun sahip olduğu kültürün yaratıcısıdır. Dilbilimciler ellerindeki belgelerden cımbızla çıkarırcasına bir topluma ait somut bilgiler edinebilirler. O nedenle Türk dilbilimcilerin bugüne kadar, Türkiye’de konuşulan ve sahip olduğumuz en eski dillerden biri olduğunu düşündüğüm Trabzon Rumcası ile ilgili her hangi bir çalışma yapmamasını büyük bir kayıp olarak nitelendiriyorum.

Kitabımın içerisinde yer alan dil bölümü tarafımdan yapılan bir tespit çalışmasıdır. Bu çalışmanın bilimsel bir alan çalışmasıyla desteklenmesi ve Türkiye dil gruplarının içerisindeki hakettiği yeri almasının gerekliliğine inanıyorum. Tersi durum, bir dilin yok olmasına göz yummak demektir ki, bu da, bir gün, buna göz yumanların aynı kaderi paylaşmayı şimdiden kabul etmeleri anlamını taşır.

Sonuç olarak şunu söylemek isterim;  Pontos Kültürü bir olgudur ve müthiş bir coğrafyanın tüm insanlığa sunduğu tarihi bir mirastır. Bu kültürü korumaya yönelik çabaların ve araştırmaların bir an önce hayata geçirilmesi gerekmektedir. Çünkü bilinen nedenlerden dolayı o coğrafyada yaşama tercihi azalmakta, bu kültürün taşıyıcıları azalmakta ve yok olmaktadır. Bu sorun diğer etnik kültürler için de geçerlidir. Bu anlamda Türkiye gibi poliethnic bir ülkede etnik kültürler ve gruplar üzerine yapılacak bilimsel çalışmaların sayılamayacak yararları vardır. Çokkültürlülüğü benimseyen ve onların koruyucusu olan bir Türkiye’nin tarih içerisindeki onurlu yerini alacağına hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Ancak bu gelişmenin zaman alacağı, böylesi bir sürecin beraberinde birçok sorun taşıyabileceği malumdur. Çıkabilecek her türlü soruna rağmen aklın ve sağduyunun galip geleceğini umuyorum. Başkaca da bir yol göremiyorum.

 

Kaynaklar:

Asan, Ömer, Pontos Kültürü, Belge Yayınları, 2.Baskı, İstanbul, 2000
Baydur, Suat Yakup, Dil ve Kültür, TDK Yayınları, Ankara, 1964
Burke, Peter, Yeniçağ Başında Avrupa Halk Kültürü,  İmge Kitabevi Yayınları, Ankara, 1995
Goloğlu, Mahmut, Anadolu’nun Milli Devleti Pontos, Goloğlu Yayınları,  Kalite  
Matbaası, Ankara, 1973
Günaltay, Şemsettin, Yakın Şark II. Bölüm, Romalılar Zamanında Kapadokya, Pont
ve Artaksiad Krallıkları, I. Basım, T.T.K, Ankara, 1951
Günday, A. Faik Hurşit, Hayat ve Hatıralarım, Çelikcilt Matbaası, İstanbul, 1960
Kuban, Doğan, Her Yönüyle Dil Ana Çizgileriyle Dilbilim, TDK Yayınları 3. Cilt, 2.Baskı, Ankara, 1979
Türkay, Kaya, A. Dilaçar, TDK Yayınları, Ankara, 1982