BİR ‘BİLGE’NİN YAVELEMELERİ (*):
İ. ZEKİ EYUBOĞLU
Ömer Asan

Son yıllarda anı kitapları yayımlamak neredeyse moda oldu. Özellikle yaşlı gazeteciler, yazarlar, sanatçılar, siyaset adamları, emekli askerler ve benzerleri birbiri ardına anılarını yazmaya, yayımlamaya başladılar. Bunların yanında araştırmalara dayanan ve belgesel değeri olan yaşamöyküleri de yayımlanıyor. Doğrusu her iki türe de ihtiyacımız var; çünkü çoklukla, yaşadığımız yılların doğru dürüst tanığı bile olamıyoruz. Yaşamın akıntısı içinde sürüklenip gidiyor, bizleri yönlendiren olayların, gerçeklerin farkına varamıyoruz. Oysa biliyoruz ki, yaşarken birçok olayın tanığı, yönlendiricisi ve yaratıcısı olan insanlar var. Ancak yine de biliyoruz ki, Türkiye tarihinde -iletişimin bugünkü kadar güçlü olmadığı yakın zamana kadar- yaşanan birçok olay Türk halkı için bilinmezlerle doludur. Yani, yakın ve uzak tarihi hakkında çok az bilgilere sahip olan bir toplumuz. Dolayısıyla, bizi geleceğe yönlendirecek bir bilgi birikimimiz, toplumsal tarih bilincimiz olduğunu öne süremiyoruz. O yüzden tek tek kişilerin hafızalarında yer etmiş bilgilere, tanıklıklara su gibi ihtiyacımız var, dersek pek de abartmış olmayız sanırım.

İsmet Zeki Eyuboğlu anı yazarları kervanına katılan yazarlarımızdan biri; ancak bu alanda yeni sayılmaz. Daha önce sayısız anı yazıları yayımlanmış. Ayrıca yetmişe yakın kitabı olan, Arapça, Osmanlıca, Latince ve Almanca’ya, çeviri yapabilecek kadar hakim olan usta bir yazardır İsmet Zeki Eyuboğlu.

Eyuboğlu’nun bir özelliği de (Sabahattin ve Bedri Rahmi gibi) Trabzonlu olması ve bir Trabzon aşığı olarak tanınmasıdır. Kitaplarında, yazılarında, şiirlerinde ve konuşmalarında bu özelliğini okurlarına hissettirir. Siyasal yanını ise öyle uzun uzadıya anlatmaya gerek yok; son zamanlarda Atatürk’e ve devrimlerine bağlılığını her fırsatta haykırmaktan çekinmiyor.

1925 yılında Trabzon’un Maçka’sında doğar Eyuboğlu. Yaşadığı (kendisine daha nice yıllar diliyorum) yetmiş beş yılı yazılar ve kitaplarla dolduran Eyuboğlu’nun hafızası anılarla yüklüdür. Yayımlanan son kitabında sayısız tanıklıklarını ve kişileri olabildiğince özgür bir şekilde anlatarak sunuyor okurlarına. Ancak üslubunda görülen aşırı özgüven yazarı kimi “vahim” yanlışlara sürüklüyor. Yazma özgürlüğünü, kişileri ve toplumsal grupları  -haksız bir şekilde- aşağılamaya kadar uzattığını görüyoruz Eyuboğlu’nun. Ne kadar usta ve saygın olursa olsun, bir yazarın yazma özgürlüğünü istismar etme hakkının olduğunu sanmıyorum. Eyuboğlu’nun Anılar adlı kitabını bu açıdan değerlendirmek istiyorum.

Yazar, kitabının giriş kısmında anı yazmayı şöyle tarif ediyor: “Anı yazmak kolay görünse de öyle pek, güç yanları, sıkıcı, baskıya alıcı yönleri daha çok. Anıları birer eğlence, gönül oyunu gibi görmek doğru değildir. Anı, kişinin kimliğidir, yaşadığı ortamı belirleyen temel çizgilerdir. İnsanı anlamak isteyen onun anılarını öğrense yeter.”

Anılarının ilk sayfalarında Trabzon’la ilgili düşüncelerini ve tarih bilgisini okurlarına sunma gereğini hissediyor Eyuboğlu. Nedense, daha başlangıçta, halen Trabzon’da Rumca konuşanlarla, mübadeleyle göç ettirilen eski yurttaşlarımızı tartışma konusu yapıyor, onların aslında “kimler” olduklarına dair “anısal” ve “bilimsel” ölçülerine uygun tespitler yapıyor:

Trabzon-Maçka yöresinde Hırıstiyanların Yunanistandan, Ege adalarından gelmesi söz konusu değildir. Bunlar, çoktanrıcı dönemden tektanrıcı döneme geçmiş yerli topluluklardı. Bütün suçları (bu bir suç sayılırsa) Hıristiyanlığı Yunan diliyle öğrenip Yunanca konuşmaya alışmalarıdır. (s.17-18)”

“Akdeniz bölgesinin en eski denizci insanlarından bir bölümünü oluşturan Grekler, deniz kıyısında alışveriş yerleri kurmanın da öncüleri arasındadır. İşte bu durum Hıristiyanlığın Grek (Yunan) diliyle yayılmasına olanak sağlamış, bu yeni dini benimseyenlerin Grekçe öğrenmelerine yol açmıştır. O dönemde temel olan din eğitimiydi, bu eğitim-öğretim de Grek diliyle sürdürülüyordu. İşte Trabzon-Maçka yörelerinde, dahası bütün Karadeniz bölgesinde ‘Rumca’ konuşanları Yunan (Grek) saymanın yanlışlığı bu tutarsız görüşten kaynaklanıyor.(s.18)”

“Anadoluda Hellencilik savını güdenler, daha çok dıştan gelen, özel olarak görevlendirilmiş kışkırtıcılardı, azınlıkları ayaklandıran, yanlış yola götüren onlardı.(s.19)”

“Bu en eski yurttaşlarımızı, bizden saymamak, Yunanistan’dan göçmüş kimseler diye nitelemek, (..) bilim dışı, saçma bir anlayışın tiksindirici ürünüdür.(s.18)

“Bizden saymamak”, diyor yazar; ancak “biz” ve “siz” sözcüğünü açıklama gereği hissetmiyor? Mademki böylesi bir konuya girildi, okuyucunun konu hakkında aydınlatılması gerekmez mi? Bu nedenle okurları kendisine bazı sorular sorma gereğini duyabilir. Örneğin: Rumca konuşanların Ege’den gelemeyeceğini anılarınızın içerisine sokuşturarak ispatlamaya çalışırken, daha uzaklardan, Orta Asya’dan, Hazer’in kenarından gelip Türkçeyi bütün Anadolu’ya ve Karadeniz’e yayan Türk nüfusunun bu yeteneğini bizlere açıklayabilir misiniz?  İşe bakın; Hellenciliği mahkum ederken, Rumca konuşanları  “bizden” sayan, yüzyıllardır yer, coğrafya ve kıtalar değiştiren insanların göz kamaştıran maceralarını görmezden gelen,  anayurtlarından sürülen binlerce yurttaşımızı Hellencilik, Potosçuluk yaptılar, diyerek suçlayan koskoca (belki de kocamış) yazar bu çelişkiler yumağıyla kime, neye hizmet ediyor pek belli değil. Anlaşılmayan bir şey de, hepsi birer tez konusu olan bu iddiaların anı yazımıyla ne ilgisi... Belli ki kulağı delik, bu konuda çok duymuşluğu ve bilgi birikimi var. Sayın Eyuboğlu, öyleyse çok önemsenebilecek bir tarih kitabı yazılabilirsiniz. Sizi kim engelliyor?

Eyüboğlu bu kadarla yetinse belki de bu yazıyı yazma gereğini hissetmeyecektim. Ancak, “duydum”, “başkalarından öğrendim”, “doğru olup olmadığını bilmiyorum", “sonradan anladım” gibi kanıtsız, temelsiz,  bilim dışı bir takım -ucuz dedikodu sınıfına girebilecek türden- söylentilerle anılarını “süslemesi”, beni olduğu gibi pek çok okuyucuyu afallatacak nitelikte. Şimdi örneklerini sunacağım anılar türü Türk Edebiyatı’nda ya hiç görülmemiştir ya da enderdir:

Bitişik köy olan Yeşilyurt’tan sabaha yakın kadınlar gelir ormandan odun çalarlardı. Onların hırsızlığını önleyemezdik. Bu genç kadınlar, eşlerini evde uykuda bırakıp nasıl hırsızlık ederlerdi anlayamazdık. Yakaladığımız kadınlar değişik adlar verir, gerçek kimliklerini gizlerlerdi. Sonradan bunların yalnız odun çalmaya değil, bizim evde, çarşıda kalan Bayburtlu, Gümüşhaneli genç erkeklerle ormanlarda başka türden ilişkiler kurduklarını, gene kendi köylerinden olan bir çarşı bekçisi (gece bekçisi) bize söylemiştir (kocaları olayı duyar en ufak bir utanma belirtisi göstermezdi). Yeşilyurt köyüne komşu köylerdeki sevgilileriyle ormanda buluşur, görünüşte odun çalmaya gelirler, gerçek amaçlarını böyle gizlemeye çalışırlardı. Onların kocalarının, kardeşlerinin, babalarının Ruslar Maçka’ya girdiğinde onlara yardımcı oldukları, yol gösterdikleri, savunmaya kalkan ulusal çetelerin yerlerini, kimlerden yardım gördüklerini bildirdikleri de söylenirdi. (s.31)”

“Ocaklı köyünün delikanlısında güzel bir giysi, ipek gömlek, tabanca, kiminde at, rakı günlük yaşamın gerekli öğeleriydi. Çıkarı için yüzsuyu dökme, yalvarıp yakarma, şunun bunun buyruğuna girme, sanından ödün verme gibi, kendi anlayışına göre ‘küçültücü’ sayılan eğilimler bulunmazdı. Oysa ötekilerde (1929 sonrası Maçka’ya gelenler) bunların hepsi vardı.(s.50-51)”

“Konaklar köyünün güneyinde bulunan Çayırlar adlı köylerde değirmen söylentileri, değirmen çapkınlıkları çoktu. Bu köylüler 1929’dan sonra Of’tan gelip buralara yerleştirilmişlerdi. Gerçekten kadınları güzel, çapkındı, ancak frenginin yaygınlığı nedeniyle ürkütücüydü. (s.238)”

“Trabzon dolaylarında ne denli soysuz, bilgisiz, tutarsız, aşağılık kimse varsa Demokrat Parti’ye girmiş, bu partinin ileri gelenleriyle ilişki kurmuş, bunu bir övünme kaynağı saymıştır. (s.87)”

“Maçka’da biri yerliler, öteki 1929’dan sonra komşu ilçelerden gelenler olmak üzere, iki topluluk vardır. (..) 1929’dan sonra gelen, Of, Sürmene, Tonya, Yomra, Çaykara göçmenleridir. Bu göçmen yurttaşların çoğunluğu tutucudur, 1950’den sonra Demokrat Parti çatısı altında toplanmıştır. Bunların gelenekleri, görenekleri, günlük yaşayışları yerlilerinkiyle bağdaşmaz. Çoğu evlerinde Rumca konuşurlardı. Yemekleri, giyimleri, düğünleri kendilerine özgüdür. İçlerinde peyniri kurtlandıktan sonra yiyenler de vardır. Özellikle din işleriyle çok ilgilenen bu göçmen yurttaşlar büyüye, muskaya, cinciye, üfürükçüye büyük önem verirler, bağlanırlar. Maçka’ya büyücülüğü, üfürükçülüğü getiren, yayan Oflulardır. (..) Öte yandan çıkarları söz konusu olunca, Kur’anı öpüp başlarına koyarak yalan söylerler. Köy camilerinde Kur’an okumayı bilmeyen Oflu imamlar çoktur. (s.231-232)”

“12 Eylül’den sonra, yayın araçlarından çıkan fotoğraflardan, Bayazıt yöresinde işgörenlerin kimini tanıdım. Bunlar da, çoğunlukla, Marmara Kıraathanesi’ne gelen kimselerdi. Aralarında ‘Komando Mustafa’ diye bilinen biri vardı, ben uzaktan görürdüm, kimseye dokunduğunu da bilmiyorum. Ancak bu tür saldırı olaylarına karıştığı söylenirdi (bu gencin sonradan İstanbul belediyelerinden birinde, önemli bir göreve getirildiğini duydum, doğru olup olmadığını bilmiyorum.) (s.470)”

Eyuboğlu’nun 523 sayfalık Anılar kitabı yukarıda örneklediğim alıntıların mantığıyla yazılmıştır. Ağırlıklı olarak Trabzon ve İstanbul “anılarıyla” dolu olan kitabın “edebi” değerini uzmanlarına bırakıyorum. Ancak belli ki yazarın doğduğu ilçede yaşayan ve sonradan gelen halkla sorunları var. Ayrıca kitabın tamamından yazarının bir takım cinsel sorunları olduğu anlaşılıyor. Bu sorunlarını olduğu gibi dışavurmaktan çekinmemektedir. Ancak burada, yine anılarındaki itiraflarında yer alan ve yine kendi anlatımına göre, bir zamanlar gerici, Turancı dergilerde yazı, şiir yayımlayan, Turancılara uyarak Tan Basımevi’ni taşlayan, saldıran ve sarkıntılık eden ve bunun da yanlış bir yol olduğunu sonradan “anlayan” (bkz.s.79, Anılar), uzun yıllar dini tarikatların militanlığını yapıp takma adlarla dini yazılar yazan, sonra da bu durumu “rakı parası kazanmak için yazdım” (s.163), diye açıklayıp kendini savunan, ardından İslamın Çöküşü adlı kitabıyla geçmişini aklamaya çalışan  Sayın Eyuboğlun’a bir okur olarak bir çift söz söyleme hakkımız  olsa gerek.

Geçmişte bizleri etkileyen, edebiyat, tarih, sol, devrimcilik ve Atatürkçülük adına söz söylemeyi kimseye bırakmayan,“ideologluk”, “bilgelik” yapan üstatlarımız vardı. Neredeyse her şeyi onlardan öğrenmiştik; devrimciliği, milliyetçiliği, dinimizi, dilimizi vs. Onları gördüğümüz yerde eğilir, selam verirdik. Ne saygıda ne hizmette kusur etmemeye çalışırdık. Tam da burada, İsmet Zeki Eyuboğlu’nun yanlışlığına düşüp genelleme yapmak istemem; çünkü saygıya ve hizmete hala layık üstatlarımızın olduğunu biliyorum. Onların tarih bilincine, bilgisine ve tanıklıklarına özellikle 1960 sonrası kuşağın ihtiyacı var. Ancak kendisini en azından alanında üstad diye bildiğim Eyuboğlu’nun söz konusu kitabı beni bir okur olarak hayrete düşürdü. Çünkü ondan öğrenmek istediklerim yukarıdaki alıntılar değil, bizlere yol gösterecek tanıklıklarıydı.

Eyuboğlu diyor ki: “İnsanı anlamak isteyen onun anılarını öğrense yeter.”  Bu önerisinden yola çıkalım. Anılar adlı kitapta yer alan itiraflarından anlaşılacağı gibi, yazarı ırkçı, şoven, gerici, kendi gibi düşünmeyenleri düşman gören, aşağılayan bir anlayışa sahiptir. Demek ki Eyuboğlu, kimliğini yıllarca ustalıkla gizleyebilmiş, önemli bir kitleye kendini “bilge” olarak kabul ettirmiş, böylece birçok gazete ve derginin sayfalarında öncelikli söz hakkı alabilmiştir. Hakkını yemeyelim,  tanınan bir yazar olmuş, kitapları, yazıları birçok kez kaynak olarak kullanılmıştır. Hatta bu satırların yazarı da onun görüşlerini referans olarak göstermiştir. O nedenle her ne kadar hayal kırıklığına uğramışsam da kendisine anılarını yazdığı için teşekkür borçluyum. Çünkü açık kimliği ve dünya görüşüyle bana “bilgelere” bile inanmamam gerektiğini öğreterek sonsuz bir iyilikte bulunmuştur.

Sözümüzü yine kendisinin anı yazımı ile ilgili bir tespitiyle noktalayalım: “F-Bunalım anıları. Bunlar sinirsel, tinsel dengesizliklerden kaynaklanan sayrısal nitelikle anılardır. Bunlar düşlemseldir, daha çok sağıltım olaylarını konu edinen uzmanları, sağlık bilimcileri ilgilendirir. (s.8)”

Bence İsmet Zeki Eyuboğlu, Bunalım Anıları türünü de deneyerek yazın yaşamındaki yerine kendine özgü bir nokta koymuş oldu.



(*)Yavelemeleri kelimesi Trabzon Türkçesi’nde saçmalamaları anlamında kullanılmaktadır.

Kitap: İsmet Zeki Eyuboğlu, Anılar, Pencere Yayınları, İstanbul, 1999