HASAN İZZETTİN DİNAMOHasan İzzettin Dinamo

Kitap : Yaşamöyküsü
Yayınevi :
Belge Yayınları
Baskı :
1. Baskı, 2000, İstanbul
Yazarı :
Ömer Asan

Hasan İzzettin Dinamo, Türk Edebiyatı'nın usta şair ve yazarlarındandır.

1909 Trabzon doğumlu olan yazarın, ölümüne kadar (1989) yirmi dokuz eseri yayımlanmıştır. Kurtuluş Savaşı sürecinde annesi, babası ve üç kardeşini savaş ve açlıklar nedeniyle kaybeden Dinamo, 70'li yıllarda May Yayınlarınca yayımlanan kitaplarıyla en çok okunan yazar olarak tarihe geçer.

1931 yılında, yirmi iki yaşındayken Adsız Kitap ilk şiir kitabını (Vehbi Cem ve Mehmed Cevdet'le birlikte) yayımlar. Asım Bezirci, Dinamo'nun ilk şiir kitabını şöyle değerlendirir: "Adsız Kitap'ta, Dinamo'nun ilerde yazacağı şiirlerin tohumları bulunur: Savaştan tiksinme, insan ve tabiat sevgisi, imge zenginliği, içtenlik... Daha da önemlisi, şairin sınıf edebiyatını seçmesi, emekçilerden yana çıkmasıdır."

1935 yılında yayımlanmamış ve bir kenarda unuttuğu Tren şiiri yüzünden dört yıl ceza alır ve hapse girer. Hapisliğinin ikinci yılında (1937) kızkardeşinin yardımıyla İstanbul'da seksen sayfalık Deniz Feneri adlı şiir kitabını yayımlar.

1939 yılında Ankara Sivil Cezaevi'den tahliye olan Dinamo kızkardeşinin yanına, İstanbul'a gelir.

Şansızlıklar Dinamo'nun yakasını İstanbul'da da bırakmayacak,1944 tutuklamalarında yine hapse girecek ve 6-7 Eylül 1955'de, İstanbul'da azınlıkların mallarının yağmalanmalarının tertipleyicisi olarak 6 ay gözaltında tutulacaktır.

Bütün ömrü maceralarla geçen Dinamo, özyaşamöykülerinin de içinde olduğu birçok kitap yayımlar: Savaş ve Açlar, Öksüz Musa, Musa'nın Gecekondusu, Musa'nın Mapusanesi, gibi.

Dinamo, Kurtuluş Savaşı öncesini ve sonrasını belgesel roman türünde ilk kez kaleme alan yazardır: Kutsal İsyan (8 cilt) ve Kutsal Barış (7 cilt).

Dinamo, 1989 Haziran'ında, Türkiye halkına birçok eser ve onurlu bir aydın kimliği bırakarak hayata gözlerini yumar. Ancak o gün bu gündür adı anılmayan ve Vedat Türkali'nin da belirttiği gibi "Bir namus anıtı" olan Dinamo haketmediği bir şekilde unutulmaya terkedilmiştir.

Ömer Asan'ın, Hasan İzzettin Dinamo adlı biyografi çalışması, okurlarına ve yeni kuşağa bu büyük yazarı anımsatmak amacıyla hazırlanmış özgün bir çalışmadır.

İÇİNDEKİLER
Sunuş
Trabzonlu Hüseyin
Öksüz Musa Romanının Doğuşu
Kutsal İsyan Hasan’ın Ruhunu Ateşliyor
Rıza Nur’dan Etkilenme
Nazım Hikmet’ten Etkilenme
Tren Şiiri ve Hapishane
İstanbul, Edebiyat ve Faşizm
Dinamo Evlendiriliyor
Askerlik, Sürgün ve İşkence Yılları
İkinci Kaçış
DP Dönemi ve 6/7 Eylül Olayları
Zararlı Gölgelerin Korkusunda
Yazmaya Adanan Yıllar
Dinamo’nun Romanları, Sovyet Edebiyatı
Kutsal İsyan, Kutsal Barış
Yeniden Şiir
İnadına Yazmak, İnadına Yaşamak
Anılarda Trabzon
Yürüyüş Senfonisi
Bibliyografya
Kaynakça
2
5
10
12
17
19
23
26
31
37
42
45

51

55
62
67
70
75
77
78
SUNUŞ

Trabzon’da, 70’li yılların başları. Ortaokul sıralarındayım. Oturma odamızdaki en geniş duvarda kurulmuş kütüphanedeki kitaplar “bizi okuyun” diyorlardı. Gözüme en çok çarpanlar Kutsal İsyan, Kutsal Barış ve onların yanında dizili Savaş ve Açlar ile Öksüz Musa adlı kitaplardı. Kutsal’la başlayan çok sayıda kitapları okumayı gözüm yemediği için Savaş ve Açları alıyorum elime. Romanın bugün aklımda kalan kısmı, yoksulluk/açlık içindeki insanlar ve küçük ama tadına doyulmaz müthiş bir aşk öyküsü. Herhalde, ben de o sıralar öylesine platonik aşklar yaşamışım diye düşünüyorum şimdi. Çünkü yıllar sonra aynı romanı elime aldığımda o aşk kokan sayfaları bulmaya çalıştım önce. O sayfaları buldum bulmasına, ama devam ettikçe o çocuksu heyecanımın artık yerinde olmadığını, büyük ve acımasız bir dramın içinde olduğumun farkına vardım. Peki, neden yalnızca o aşk sayfaları ağırlıklı olarak aklımda kalmıştı da, dokuz kişilik ailenin açlık, yoksulluk ve savaş korkusu içinde üç kişilik, yetmemiş üç parçaya ayrılmış bir aileye dönüştüğünü unutmuştum. Biraz utandım doğrusu. Hele de romanın önemli bölümlerinin gerçek bir yaşam öyküsünün anlatımı olduğunu öğrenince dehşete kapıldım. Öksüz Musa’yı okuduğumu şöyle böyle anımsıyordum. Sanırım içinde ilgimi çeken bir aşk öyküsü yoktu da ondan.

1971, 12 Mart’ında evimiz polislerce arandığında kitaplıktan ilk önce Dinamo’nun Kutsal İsyan’ını indirmişler ve bir çuvala doldurmuşlardı. O günden bugüne, Dinamo’nun ne bir başka kitabına rastlamıştım, ne de ondan bahsedilişine. Yaşamöyküsü çalışmasına başlayana kadar O’nun bir ozan olduğunu da bilmiyordum. Hem zaten biz, 70’li yılların gençliği başka kitapların okuru olmuştuk. Nazım’ı ezberlemeye, Ruhi Su dinlemeye, devrimci şarkılar söylemeye başlamıştık. Ayrıca sosyalist düşüncenin Türkçe’de yayımlanmış tüm eserlerini toplamaya, dolayısıyla -sözde- tartışmalara başlamıştık. Arada bir Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Sabahattin Ali okuyor olsak da, daha çok Rus ve Sovyet edebiyatından çevirileri okuyor, etkileniyorduk. Yatsımıyorum, benim için hala büyük yapıtlardır onlar ama, Türk Edebiyatıyla adam gibi ilgilenmeyişimizin bedelini hem biz hem de halkımız farkında olmadan ödemektedir. Bozulan Türkçe’mizden tutun da, azalan okur sayısına kadar gelin. Neyse ki, bu ayrı bir araştırma konusu...

Dinamo’yu ilk okumamdan buyana tam yirmi beş yıl geçmiş. Son beş yıldır Karadeniz kültürleri ve insanları üzerinde araştırmalar yapmaktaydım. İlk çalışmam olan Pontos Kültürü adlı dosyam yayımlanmış, yeni çalışmaların ve araştırmaların peşine düşmüştüm. O sıralarda Trabzon’un en işlek meydanında gezinirken Dinamo’nun büstü gözüme çarpmış, şaşırmıştım; Dinamo’yu unutmuştuk. Utandım. İstanbul’a döndüğümde kütüphanede kitaplarını arandım. Birkaç kitabını ancak bulabildim. Kitapların akıbetini de unutmuşum. Babam hatırlattı: “12 Mart Askeri Müdahale yılları. Kitabın suç unsuru sayıldığı, aydınların cezaevlerine atıldığı dönemlerden biri. Trabzon’dayız. İstanbul’da İsrail Konsolosu Elrom’un kaçırılışı üzerine, Erim Hükümeti’nin Başbakan Yardımcısı Sadi Koçaş radyoda sert bir konuşma yaparak makabline şamil (geriye yürüyen) kanunlar çıkaracaklarını söylüyor ve aydınları hedef alıyor. Türkiye’nin her yerinde geniş bir aydın tutuklaması başlıyor. Pek çok Trabzonlu aydınla birlikte biz de nasibimizi alıyoruz.

Polis evimizi basıyor sabaha karşı. Girer girmez hemen suç cephaneliği saydığı kitaplığa yöneliyor. Yüzlerce kitabı götürecek halleri yoktu sanırım. Ekibin başı komiser, eline aldığı kitabı şöyle bir inceledikten sonra suçunu tespit etme yeteneğine(!) sahip biri. Suçlu bulduğunu getirdikleri çuvala doldurmak üzere yere fırlatıyor, beraat ettirdiklerini yeniden raflara...

KUTSAL İSYAN’a rastlayınca çok sinirlendi.‘Kutsal İsyan ha!’ Diye bağırıp kitabı yere fırlattı.

Ardından ikinci cilde el attı. Onun üzerinde de aynı isim yazılıydı. Rafa baktı. Daha altı kitabın üzerine de aynı isim yazılı. Bunların 8 ciltten oluşan tek bir kitap olduğunu ne bilsin, kükredi. ‘Kutsal İsyan! Bir tane de yetmiyor. Sekiz tane alıp dağıtıyorsun. Gençleri zehirliyorsun.’ ‘Efendim bunlar sekiz kitap değil, sekiz ciltlik tek kitaptır.’ Diye açıklama yapmak istedim. Sözümü kesti.‘Geç bunları. Onu sorgunda anlatırsın, bakalım yutarlar mı?’

Sonradan kitaplar Sıkıyönetim tarafından yasak yayın literatürüne alınmıştı.

Babamın bu anımsatmasından sonra hafızamı yokladığımda yıllardır ne bir gazetede, edebiyat ve sanat dergilerinde, ne de televizyonlarda Dinamo’nun adının anıldığını, Kurtuluş Savaşı’yla ilgili birçok program ve etkinlikler yapılmasına rağmen koca yazardan hiç bahsedilmediğini düşündüm. Böylece kendimce bir yaşamöyküsü çalışmasına başladım. Ama o artık aramızda değildi. Ondan geriye miras olarak bir tek kızı Işık Dinamo kalmıştı. Tüm kütüphanesi ve özel eşyaları, öldükten sonra kız kardeşi tarafından satılmış. Kime, nasıl satılmış o da belli değil. Işık Dinamo’nun elinde babasından kalan birkaç fotoğraf ve birkaç dosya, o kadar. Yaşarken belki yaşamöyküsü benzeri bir çalışma yapılmıştır diye arandığımda derli toplu bir şey bulamadım. Derin bir üzüntüyle birlikte umutsuzluğa kapılmıştım.

Oysa O, aslında yaşam öyküsünü çoktan yazmıştı. Onunla yapılan birçok söyleşide, benim de okuduğum Savaş ve Açlar ile Öksüz Musa adlı romanlarının onun gerçek yaşam öyküsü olduğunu söylüyordu. Peşi sıra başka romanlar da eklemişti; Musa’nın Gecekondusu, Musa’nın Mapusanesi ve diğerleri.

Bu çalışma sayesinde hiç ummadığım kazanımlar elde ettim. Bir; Cumhuriyet tarihi edebiyatının hiç bilmediğim macerasına O’nun sayesinde tanık oldum. İki; 75 yıllık Cumhuriyetin kendi aydınına, yurtseverine yaptığı akıl almaz işkencelere tarihi süreciyle birlikte tanık oldum. Üç; Dinamo ve arkadaşlarının dayanıklılığına, içlerindeki, bazen gizledikleri bazen de açığa vurdukları ölüm/öldürülme korkularına karşın yazmayı ve mücadeleyi elden bırakmamaları ve siyasi tarihimiz içindeki kirli insanları korkusuzca açığa çıkarmalarına hayran kaldım. Dört; tam da 75 yıllık Cumhuriyetimizin yere göğe sığdırılamadığı bir dönemde gerçekleri apaçık öğrenmenin şokunu yaşadım. Aldığım dersleri ve öğrendiklerimi çoğaltabilirim. Ancak, okurların Dinamo’nun yaşamöyküsünü okurken benimle aynı duyguları paylaşacağına eminim. O nedenle sayıları çoğaltmayı gerekli bulmuyorum.

Dinamo’nun yaşamöyküsünü yazarken birçok yerde onun anlatımlarına tamamen sadık kaldım. Onun dilini kullandım. Yöntemim şöyle; söyleşi ve yazılarını, anısal anlatımlarını tırnak (“ ”) içerisinde kullanmama rağmen, Savaş ve Açlar ile Öksüz Musa’daki aslında gerçekten yaşanmış olan anlatımlarını metin içerisine yerleştirirken öyküsünün akıcılığını bozar kaygısıyla tırnak işareti kullanmadım. Yine Savaş ve Açlar ile Öksüz Musa’daki takma isimlerin gerçek adlarını bularak kullandım. Bu romanlarındaki anlatımların ve kişiliklerin gerçekten yaşanmış olduklarını, yaptığım çeşitli söyleşilerden ve anı yazılarındaki ipuçlarından yararlanarak emin olmak istedim. Çünkü onlar ne de olsa bir romanın kahramanlarıydılar. Oysa ortaya çıkan gerçek, anlatımlarının çoğunun kendi tanıklığı ve yaşanmışlığı olduğuydu. Böylece gerçek ve ayrıntılı bir yaşamöyküsü ortaya çıktığına inanıyorum. Okuyucuların bundan en küçük bir şüphesi olmasın isterim. Zaten, Dinamo da, röportajlarda ve kendi kaleme aldığı anı kitaplarında her iki romanının gerçek yaşamöyküsü olduğunu özellikle belirtiyordu. Bana yalnızca tüm kitaplarını yeniden okumak ve sistematik bir şekilde, O’nun, unutturulmaya çalışılan müthiş mücadelesini ve Türk edebiyatındaki en önlerdeki yerini halkına sunmak, anımsatmak kalmıştı.